07/03/2026
AH O ESKİ ŞARKILAR…
İstanbul’da yağmur yağdığında siz de artık toprağın kokusunu duymayanlarda mısınız? Şehrin içinde onu duymak neredeyse imkansız hale geldi zira. Evim şehrin dışında olduğu için ben sanırım biraz daha şanslıyım bu konuda. Yağmurlu havalarda toprak kokusunu doyasıya çekmek istiyorum ciğerlerime. O koku ile birlikte toprağa teslim ettiklerimin de kokusunu hissediyorum çünkü. Özellikle sonbahar geldi mi insanın içini gülümseyen bir hüzün kaplıyor. Hüzünleniyor insan çünkü sararan ve dökülen yapraklar yitirdiklerini hatırlatıyor sana. Seviniyorsun çünkü biliyorsun ki, sararan her yaprak açacak yeni çiçeklerin habercisidir. Ümit zamanıdır sonbahar. Sevgi zamanı… Şarkılar bile daha bir güzel çalınıyor insanın kulağına.
Genelde Ahmet Kaya dinliyorum böyle zamanlarda.
“Saçlarına yıldız düşmüş
Koparma anne, ağlama” diyor.
Çocukluğumun, gençliğimin, orta yaşlılığımın en sevdiğim şarkısıdır bu. Hep anne kuzusu oldum ya ben. Üniversitede de en çok dinlediğim şarkıydı bu, bu yüzden. Geceleri kasetçalarlı volkmeni kulağıma takar sessiz sessiz ağlardım bu şarkı ile. Annemi özlerdim. Hala dinlerim, aynı duygular kabarır içimde ama bu sefer özlem daha da büyük.
Ah o bizim dönemin şarkıları… Ne duygular yaşattılar bize ne hatıralar biriktirdik o şarkılarla. Zaman eskitemedi bizim dönemin eserlerini. Ne bestekarları eskidi ne söz yazarları ne de yorumcuları.
Zeki Müren, Bülent Ersoy, Barış Manço, Ahmet Kaya, Sezen Aksu, Orhan Gencebay, Ferdi Tayfur, İbrahim Tatlıses, Grup Yorum, Erkin Koray, Cem Kararca, Neşet Ertaş, Müzeyyen Senar, Neşe Karaböcek, S
elami Şahin… Daha sayamadığım birçoğu…
İlkokuldan itibaren yazları babamın yanında çalıştığımdan bahsetmiştim. Hafta sonları kız kardeşimle en büyük zevkimiz biriktirdiğimiz harçlıklarımızla gidip aldığımız kasetler olurdu. Kaset koleksiyonu yapardık. Hala evimin bir köşesinde o koleksiyon durur. Zaman zaman fırsat buldukça oturur dinlerim çocukluğumun şarkılarını. Hep aynı duygularla. Her eser insanın içinde fırtınalar koparıyor. Her eserde bir anı bir yaşanmışlık buluyor insan.
Neşet Ertaş’ın yorumu ile içimizi dağladı “Yalan Dünya” şarkısı.
“Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Ben de gülemedim yalan dünyada
Sen beni gönlünce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada
Ah yalan dünyada yalan dünyada
Yalandan yüzüme gülen dünyada”
Babamın mücadelesini hatırlıyorum bu şarkıda. Gencecik yaşta gitti yalan dünyadan, bir torun yüzü göremedi ya. İçimi sızlatıyor bu şarkı.
Fatih Kısaparmak “Bu adam benim babam” şarkısında ne güzel demiş; bir kapıyı kapayan, gene açar babam. Umutsuzluğa kapıldığımda bu şarkı ve babam gelir yine aklıma. Tevekküllüydü benim babam.
Ah, ya sanat güneşimizin şarkısı…
“Mazide kalan hatıra gibi
Şefkatli kollarını aç bana anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm, üstümü örtsene anne
Anne, anne, anneciğim”
Ne anlamlı ne güzel sözler. Ruh var mı? Var… Duygu var mı? Var… Peki Özlem? Tırnaklarıma kadar var. Üstadın dediği gibi “Ah bu şarkıların gözü kör olsun. Bazen hüzün, bazen özlem, bazen keder ama neyse ne?
Zeki Müren’in eşsiz yorumladığı bir diğer şarkı da “Veda Busesi”…
“Hani o bırakıp giderken seni
Bu öksüz tavrını takmayacaktın?
Alnına koyarken veda buseni
Yüzüme bu türlü bakmayacaktın?
Hani ey gözyaşım akmayacaktın?”
Daha acısı çok taze olan Kasım dayımı hatırlıyorum bu şarkıda. O gittiğinde ben bu sefer gerçekten öksüz kaldım. O giderken son bir buse kondurdum alnına, aktı gözyaşım.
O kadar anlamlı ki bizim dönemin şarkıları. Sezen Aksu’nun o kıpır kıpır “Şinanay” şarkısında bile anı biriktirmişim. Antalya’da üniversitedeyken beyaz bir arabam vardı. Arkadaşlarımı gezdirir “Şinanay” dinlerdik. Barış Manço’nun “Gül Pembe”si, Orhan Gencebay’ın “Batsın bu Dünya”sı… Eskir mi bu eserler?
O dönemden aklımda kalan bir diğer şarkı da “Arabadan in arabaya bin” diye Ankara yöresine ait bir şarkı. Dayımların o dönem Sobacılar Çarşısı Merdiven Yokuşunda bir kuruyemiş dükkanı vardı. Bayrama birkaç gün kala Vacettin dayımla yardıma giderdik o dükkana. Komşu dükkandan her bayram arifesi bu şarkıyı duyardık. Sabahtan akşama kadar “Arabadan in arabaya bin”… Hey gidi günler… Film müzikleri bile başkaydı o dönem. Alyazmalım’ım müziğini hatırlamayan var mı? Hala insanın içini burkuyor dinleyince.
Sanat vardı bizim dönemimizde, gerçek sanatçılar. Çok emekleri vardı eserlerinde. Şimdi yoldayken arabada dinleyebileceğimiz şarkı yok. Hepsi birbirine benziyor. Duygu yok, ruh yok. İki gün sonra da unutuluyor bu yüzden. Birçoğunda örf ve adetlerimize uymayan sözler var, keza aynı şekilde klipler… Çocuklarımız bunları dinliyor. Eğelenip dans ediyorlar sadece bu şarkılarda ama bir şarkının ruhu olduğunu bilmiyor maalesef yeni nesil.
Tüylerimiz diken diken dinlediğimiz o şarkıları; Zeki Müren’i, Bülent Ersoy’u, Neşet Ertaş’ı Ahmet Kaya’yı, Selami Şahin’i, Barış Manço’yu, Cem Karaca’yı, Müzeyyen Senar’ı dinletmeliyiz aslında çocuklarımıza. Ne cevherler ne eserler ne sanatkarlar var ve vardı bizim ülkemizde.
“Yüksek bir insan topluluğu olan Türk Milleti’nin tarihi bir özelliği de güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir” diyor Atatürk.
Ülkemizin gurur kaynağı onlar. Uzun çabalar, çalışmalar ve bitmez tükenmez emekle yarattıkları eserleri yaşatmak bizim elimizde. Çocuklarımızın da gurur duyacağı birer miras onlar ülkemize. Bir milleti tutsak etmek isterseniz, müziğini çürütün” diyor Confucius. Bu eserler bizim özgürlüğümüz, ruhumuz, duygularımız… Bunları çocuklarımıza da sevdirmemiz bizim boynumuzun borcu.
Kalın sağlıcakla...