10/03/2026
Her şey o ilk kıvılcımla başlar. İçinde bir yerlerde bir motor çalışmaya başlar, kalbin daha hızlı atar ve zihnin sadece “o şeye” odaklanır. Yeni bir hobi, yeni bir şehir, yeni bir insan ya da yeni bir hayal... O an, dünyanın geri kalanı flulaşır ve sadece o hevesin parlaklığı kalır merkezde. İnsan o anlarda ölümsüz olduğunu, o enerjinin hiç bitmeyeceğini sanır.
Ancak heves, doğası gereği bir saman alevi gibidir; çok yüksek ısı verir ama çabuk tükenir.
Zaman geçtikçe, o parlak örtü yavaş yavaş kalkmaya başlar. İlk başta görmezden geldiğin pürüzler, kusurlar ve rutinler su yüzüne çıkar. Eskiden seni uykusuz bırakan o heyecan, yerini bir zorunluluğa veya sıradanlığa bırakır. İşte “heves kaçması” dediğimiz o gri bölge tam burasıdır. Bir sabah uyanırsın ve dün uğruna dünyaları yakabileceğin o şey, bugün senin için sadece bir “eşyadan” ya da “sıradan birinden” ibarettir.
Hevesin bitmesi aslında bir yas sürecidir. Kendi yarattığın o kusursuz imajın yıkılışını izlersin. Çaba sarf etmek istersin ama içindeki o itici güç çoktan evi terk etmiştir. Zorlamak, sönmüş bir ateşi üfleyerek yakmaya çalışmaya benzer; sadece ciğerlerini yorar, eline ise sadece kül geçer.
Belki de hevesin kaçması, büyümenin bir parçasıdır. Neyi gerçekten istediğimizi, neyin sadece geçici bir rüzgar olduğunu bu şekilde öğreniriz. Kursakta kalan o hevesler, aslında bize neyin “tutkuya” dönüşmeyeceğini fısıldayan gizli öğretmenlerdir.
Sonunda geriye sadece o meşhur sessizlik kalır. Bir zamanlar gürültüyle çarpan kalbin, şimdi o konu açıldığında bile tepkisizdir. Ve insan anlar ki; bazı şeyler sadece uğranmak için vardır, konaklamak için değil.