İnan Erbaşlı

İnan Erbaşlı Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from İnan Erbaşlı, Therapist, Istanbul.

Beyin & Sinir Sistemi Programlama
Kaygı • Panik • Uyku • Alışkanlıklar
Erteleme • Özgüven • Kilo • Performans
Ağrı Nöropsikolojisi
Yeni Beyin Sistemi
PSİKONÖROLOJİK ANALİST
Randevu • Instagram/ zihinuzmani 🔑
Whatsapp / 05442891499

Saç Beyazlaması Genetik Değilse Ne?🧠 Ama Asıl İlginç Kısım Burada Başlıyor...Beynin Alarmda Kalmasının Saçtaki Sessiz İm...
06/01/2026

Saç Beyazlaması Genetik Değilse Ne?
🧠 Ama Asıl İlginç Kısım Burada Başlıyor...
Beynin Alarmda Kalmasının Saçtaki Sessiz İmzası
Çoğumuz saç beyazlamasını yalnızca “yaş” ya da “genetik” ile açıklarız.
Oysa son yıllarda nörobilim, psikofizyoloji ve hücresel biyoloji alanlarında yapılan çalışmalar çok daha derin bir tabloya işaret ediyor:
Saç beyazlaması, bazı durumlarda yaşlanmanın değil, sinir sisteminin uzun süre güvende hissedememesinin biyolojik izidir.
🔬 Bilim Ne Söylüyor?
Saç rengi, saç folikülündeki melanosit adı verilen hücrelerin ürettiği melanin pigmentiyle belirlenir.
Bu hücreler son derece hassas bir mikro-çevrede çalışır ve stres biyolojisine karşı şaşırtıcı derecede duyarlıdır.
Araştırmalar gösteriyor ki beyazlama süreci çoğunlukla iki ana biyolojik mekanizma üzerinden hızlanıyor:
1️⃣ Kronik Stres ve HPA Ekseni Aktivasyonu
Uzun süreli psikolojik stres durumlarında, beynin HPA ekseni (Hipotalamus–Hipofiz–Adrenal sistem) sürekli aktif kalır.
Bu ne anlama gelir?
Kortizol ve stres hormonları uzun süre yüksek seyreder
Vücut “tehlike var” modundan çıkamaz
Hücresel onarım ve yenilenme geri plana atılır
Saç folikülünün mikro-çevresinde inflamasyon artar
Pigment üreten hücrelerin dayanıklılığı düşer
📌 Sonuç: Melanin üretimi yavaşlar veya düzensizleşir.
2️⃣ Oksidatif Stres ve Serbest Radikal Yükü (ROS)
Saç folikülü, vücudun en yüksek metabolik aktiviteye sahip dokularından biridir.
Bu da onu oksidatif hasara karşı daha kırılgan hâle getirir.
Şu faktörler oksidatif stresi belirgin biçimde artırır:
Kronik stres
Uykusuzluk
Sigara
Kötü beslenme
Sistemik inflamasyon
Bu koşullarda:
Melanin üretim zincirleri zarar görebilir
Melanositlerin “rezerv kapasitesi” azalır
Pigment döngüsü olması gerekenden çok daha erken tükenir
🧠 Ama Asıl İlginç Kısım Burada Başlıyor
Klinik gözlemler ve psikofizyolojik veriler, erken beyazlayan bireylerde bazı ortak sinir sistemi örüntülerine işaret ediyor:
▪️ Erken büyümek zorunda kalma
(“Çocukken yetişkin olmak”)
Dışarıdan güçlü, sorumluluk sahibi, olgun bir kişilik gibi görünür.
Ama sinir sistemi düzeyinde çoğu zaman şu tablo vardır:
Yüksek sorumluluk + düşük güvenlik hissi
Beden sürekli “dayan, ayakta kal, idare et” modunda çalışır.
Bu modda yenilenme değil, hayatta kalma önceliklidir.
▪️ Sürekli tetikte olma hâli
(Güven moduna geçememe)
Parasempatik sinir sistemi (dinlenme–onarım hattı) yeterince devreye giremez.
Bu durumda vücut, dokular için bir tür “onarım bütçesi kısıtlaması” uygular.
📌 Saç folikülü de bundan payını alır.
▪️ Duygusal yorgunluk ve bastırma
Uzun süre bastırılan öfke, kırgınlık, yük ve ifade edilemeyen duygular;
bedende yüksek gerilim + düşük boşaltım yaratır.
Bu durum:
İnflamasyonu besler
Oksidatif stresi artırır
Saç folikülü ekosistemini zorlar
🪶Saç folikülünü, ışıkla çalışan bir fabrika gibi düşünün.
Bu fabrikanın çalışabilmesi için yalnızca ham madde değil, sakin bir ortam gerekir.
Eğer sürekli alarm sirenleri çalıyorsa,
ışıklar kısılır, üretim yavaşlar ve sonunda sistem kendini korumaya alır.
Beyazlama, bazen bu koruma modunun dışarıdan görünen ilk işaretidir.
📌 Özetle
Erken saç beyazlaması her zaman estetik ya da genetik bir mesele değildir.
Bazı bedenlerde bu durum:
Uzun süre güvende hissedememiş bir sinir sisteminin biyolojik imzasıdır.
Bu bakış açısı, saçtan çok daha fazlasını anlatır:
Bedenin, beyne yazdığı sessiz bir raporu…


























06/01/2026

Saç beyazlaması, çoğu zaman yalnızca genetik bir süreç değildir.
Temel biyolojik düzeyde, saç folikülünde melanin üretiminin azalması ya da durması ile ilişkilidir. Bu süreç, özellikle iki ana mekanizma üzerinden hızlanabilir:
1) Kronik stres – HPA ekseni ve sempatik aktivasyon
Uzun süre “tetikte” kalan sinir sistemi, bedeni sürekli alarm modunda tutar. Kortizol ve katekolaminlerin uzun süre yüksek seyretmesi;
– hücresel onarım ve yenilenmeyi zayıflatır,
– folikül mikro-çevresinde inflamasyonu artırır,
– pigment üretiminden sorumlu hücrelerin dayanıklılığını düşürür.
2) Oksidatif stres – serbest radikal yükü (ROS)
Saç folikülü yüksek metabolik aktiviteye sahip bir dokudur. Kronik stres, uykusuzluk, sigara, kötü beslenme ve sistemik inflamasyonla oksidatif stres arttığında;
– melanin üretim zincirleri zarar görebilir,
– melanositlerin “rezerv” kapasitesi azalabilir,
– folikülün pigment döngüsü erken tükenebilir.
Bu biyolojik süreci derinleştiren bazı psikofizyolojik örüntüler sık görülür:
• Erken büyümek zorunda kalma (erken “yetişkin rolü”)
Dışarıdan bir kişilik özelliği gibi görünse de, sinir sistemi düzeyinde çoğu zaman yüksek sorumluluk + düşük güvenlik kombinasyonudur. Beden sürekli performans modunda kaldığında, yenilenme ikinci plana düşer.
• Sürekli tetikte olma hâli (güven moduna geçememe)
Parasempatik (dinlenme–onarım) sistem yeterince devreye giremediğinde, folikül dahil pek çok doku için “onarım bütçesi” azalır. Bu durum pigment döngüsünü etkileyen biyolojik stresi büyütür.
• Duygusal yorgunluk ve bastırma
Uzun süre bastırılan öfke, kırgınlık ve yük; bedende yüksek gerilim + düşük boşaltım yaratır. Bu da inflamasyon ve oksidatif stresi besleyerek saç folikülü ekosistemini zorlayabilir.
Özetle; erken beyazlama çoğu zaman yalnızca saçla ilgili değil, sinir sistemi – stres – onarım dengesi ile ilgilidir.


























05/01/2026

36–61 Yaş | Psikolojik Kırılma Dönemi
(2. Bölüm)
Bu yaş aralığı, insanın hayatı artık taşıyamadığı ama henüz bırakamadığı dönemdir.

Görünürde her şey “yerli yerinde” gibidir;
içeride ise sessiz bir yorgunluk, anlam kaybı ve bastırılmış sorgulama başlar.
Bilim bunu net söylüyor:
🔬 Midlife Transition (Orta Yaş Geçişi)
Daniel Levinson’un uzun soluklu çalışmalarına göre, 40’lı yaşlar insanın ilk büyük içsel muhasebesidir.
Kişi ilk kez şunu fark eder:
“Zaman sınırsız değil.”

🔬 Harvard Adult Development Study (80+ yıl)
Uzun vadeli mutluluğun; başarı, statü veya para değil,anlamlı ilişkiler + içsel bütünlük ile ilişkili olduğu gösterilmiştir.
Bu farkındalık genellikle 40–60 yaş arasında ortaya çıkar.

🔬 Nörobilimsel Bulgular
Bu dönemde prefrontal korteks (karar, anlam, değerlendirme) daha seçici çalışır.
Bu yüzden:
Gürültü tahammül edilmez olur.
Yanlış ilişkiler ağır gelir
“Herkesi memnun etme” sistemi çöker
Bu bir kriz değil.
Bu bir uyanış eşiğidir.
36–66 yaş arası yaşanan şey şudur:
👉 Hayat hızlanmaz, derinleşir.
👉 Güç bağırmak değil, sınır koymaktır.
👉 Yorgunluk tembellik değil, ruhsal alarmdır.
Bu dönem doğru okunmazsa kişi sertleşir.
Doğru okunursa kişi özgürleşir.
🔹 Diğer yaş aralıkları ve serinin devamı geliyor.

📩 Bireysel danışmanlık / seans randevusu için:
WhatsApp: 0544 289 14 99






























05/01/2026

1. Bölüm (14–35) | Yaşlara Göre Psikolojik Harita – Gerçek Hayat
Bu yaş aralığı, insanın “karakter” sandığı şeyin aslında çoğu zaman hayatta kalma stratejisi olduğunu ilk kez fark ettiği dönemdir.

14–18: Kimlik karmaşası tesadüf değil.
Erikson’un gelişim kuramında bu dönem “kimlik vs. rol karmaşası” evresidir: kişi ait olmak için kendini törpüler, sevilmek için susar, kabul görmek için maske takar.

Nörobilim burada sert bir gerçek söyler:
Ergenlikte duygusal sistem (ödül/tehdit duyarlılığı) çok güçlü çalışırken, prefrontal korteks (dürtü kontrolü, uzun vadeli plan) hâlâ olgunlaşma sürecindedir. Bu yüzden aynı anda hem “özgür” olmak ister, hem “güvende” kalmaya çalışırsın. Çelişki buradan doğar. (Steinberg ve ergen beyin çalışmaları bu çerçeveyi destekler.)

19–22: “Kendi seçimin” sandığın birçok şeyin arkasında aidiyet ve onay vardır.
Arnett’in “emerging adulthood” (beliren yetişkinlik) kavramı bu dönemi tarif eder: kimlik denemeleri, yön arayışı, “ben kimim?” baskısı.

23–30: “Çeyrek yaşam krizi” dediğin şey çoğu zaman şudur:
Beklentilerle gerçeklik çarpışır. Emek her zaman karşılık vermez. İyi niyet her zaman kazandırmaz. Zihin ilk defa şu gerçekle yüzleşir:
Hayat adil olmak zorunda değil.

31–35: Sistem güncellemesi başlar.
Kişi ilk kez kendine şunu sorar:
“Ben gerçekten bu muyum, yoksa alıştığım şey mi?”
Bu soru, bir çöküş değil; doğru okunursa yeni bir otoritenin doğuşudur.

Bu seri “moral” değil; psikolojik aynalama gibi.
Okurken rahatsız oluyorsan, nedeni şu:
Burası inkârın bittiği yer.

🔹 Diğer yaşlar ve serinin devamı geliyor.

📩 Danışmanlık / Bireysel Seans randevusu için WhatsApp:
0544 289 14 99


























04/01/2026

Zenginlik, bir nehir gibidir.
Suyun sana akmamasının sebebi “evren” değil, yatağın olmamasıdır.
Nehir, duaya değil; eğime, kanala ve akışa bakar.
Para da aynıdır.

Modern ekonomi ve davranış bilimleri, paranın bir duygu nesnesi değil, bir sistem çıktısı olduğunu net biçimde ortaya koyar.

📌 Davranışsal Ekonomi alanında yapılan çalışmalar, finansal başarıyı belirleyen ana faktörün “istek” değil, karar mimarisi olduğunu gösterir.

📌 Kimlik Temelli Davranış araştırmaları, bireyin kendini nasıl tanımladığının (identity-based habits) gelir seviyesini doğrudan etkilediğini ortaya koyar.

📌 Nörobilimsel çalışmalar, beynin belirsizlikten kaçtığını; net hedef, rutin ve ölçülebilir sistemler olmadığında finansal davranışların sabote edildiğini gösterir.

Bu yüzden:
Para “iyi niyet”e değil, değer üretimine gider
Para “çok isteme”ye değil, taşıyabilecek kimliğe gelir
Para “motivasyonla” değil, rutinle büyür
Zengin insanların çoğu daha zeki ya da daha çalışkan değildir.
Sadece daha az hata yapacak sistemler kurarlar.

Herkes seni sevsin istiyorsan, zenginliği unut.
Görünmekten korkuyorsan, büyümeyi unut.
Sorumluluk almıyorsan, parayı da unut.
Zenginlik konfor sevmez.Netlik sever.Sınır sever.
Disiplin sever.


























2026 bir “başlangıç yılı” gibi anlatılıyorama gerçekte bir eşik yılı.Sinir sistemi açısından eşikler,insanın artık eski ...
04/01/2026

2026 bir “başlangıç yılı” gibi anlatılıyor
ama gerçekte bir eşik yılı.

Sinir sistemi açısından eşikler,
insanın artık eski yükleriyle devam edemediği anlardır.

Beden yavaşlar, zihin susar, dikkat içe döner.
Çünkü organizma şunu bilir:
Eski ayarla yeni yol yürünmez.

Bu yüzden bu çalışma hedef koydurmaz.
Çünkü hedefler zihne aittir.
Burada olan şey, sinir sisteminin yük boşaltmasıdır.
Eğer bir yerde durduysan,
ekran görüntüsü alıp saklama ihtiyacı hissettiysen,
bu bir “beğenme” refleksi değil.
Bu, bedenin tanıdığı bir alana girmesidir.
2026’ya herkes girer.
Ama bazıları aynı kapıdan geçer.
Ve bu kapılar,
sessizce fark edenlere açılır.
























03/01/2026

Saç dökülmesinin bilinmeyen tarafı, çoğu zaman şampuanlarda, serumlarda ya da tek bir vitamin eksikliğinde aranır. Oysa bilimsel tablo çok daha net: saç kökü, beynin ve sinir sisteminin verdiği komutlara göre yaşar ya da geri çekilir.
Beyin uzun süre tehdit algısında kaldığında (kronik stres, kaygı, uykusuzluk, baskı), sinir sistemi “hayatta kalma” moduna geçer. Bu modda beden, enerjiyi hayati organlara yönlendirir; saç büyümesi gibi ikincil süreçler baskılanır.

Bu, estetik bir problem değil; nöropsikolojik bir adaptasyon tepkisidir.
Araştırmalar; stres hormonları, otonom sinir sistemi dengesi ve saç döngüsü (anajen–telojen faz) arasında güçlü bir ilişki olduğunu gösteriyor. Sinir sistemi regüle olmadığında saç kökü de regüle olamaz. Bu yüzden bazı kişilerde kan değerleri “normal” olsa bile dökülme sürer: komut merkezi hâlâ alarmdadır.

Saç kökünü bir tarlaya benzet. Toprak verimli, su yeterli olabilir; ama eğer üstte sürekli fırtına sireni çalıyorsa, çiftçi ekim yapmaz. Beyin o sirendir. Siren sustuğunda, toprak zaten ne yapacağını bilir.
Özetle: Saç dökülmesi çoğu zaman saçın değil, zihnin ve sinir sisteminin taşıdığı yükün dışa yansımasıdır. Kalıcı çözüm, yalnızca saç köküne değil; beynin güvenlik algısına ve sinir sistemi dengesine de dokunmayı gerektirir.

İNSAN BEYNİ GERÇEĞİ ALGILAMAZ, TAHMİN EDERİnsan zihniyle ilgili en büyük yanılgılardan biri şudur:Gerçeği olduğu gibi gö...
03/01/2026

İNSAN BEYNİ GERÇEĞİ ALGILAMAZ, TAHMİN EDER

İnsan zihniyle ilgili en büyük yanılgılardan biri şudur:
Gerçeği olduğu gibi gördüğümüzü sanırız.
Oysa modern nörobilim şunu net biçimde ortaya koymuştur: Beyin, dış dünyayı doğrudan algılayan bir organ değildir. Beyin, tahmin eden, varsayan, olasılık hesaplayan bir sistemdir.
Gördüğümüz, duyduğumuz, hissettiğimiz şeylerin çok büyük bir bölümü dış dünyadan “gelmez”.
Aksine, içeriden üretilir.
Beyin, saniyenin kesirleri içinde şu soruyu sorar:
“Bu durum bana daha önce neyi hatırlatıyor?”
Ve cevaba göre bir gerçeklik kurar.
Bu yüzden iki insan aynı olaya bakar, ama iki farklı dünya görür.
Çünkü gördükleri şey olay değil, olayın beyinlerinde oluşturduğu tahmindir.

ALGILADIĞINI SANDIĞIN ŞEY, GEÇMİŞİNİN BİR YANSIMASIDIR

Beyin, çevreden gelen verinin tamamını işleyemez. Bu hem enerji açısından imkânsızdır, hem de hayatta kalma açısından risklidir. Bunun yerine beyin şu stratejiyi kullanır:
Geçmiş deneyimleri toplar
Hafızada olasılık modelleri oluşturur
Anlık duyusal veriyi bu modellere uydurur
Yani beyin dış dünyayı okumaz;
dış dünyayı tamamlar.
Bu yüzden algı, bir kayıt değil; bir kurgudur.
Ve bu kurgu, çoğu zaman farkında olmadığımız kadar eskidir.
Çocukluk deneyimleri, travmalar, öğrenilmiş korkular, kültürel kalıplar…Hepsi bugünkü “gerçekliğin”mimarlarıdır.

BİRAZ METAFORİK BİR DİL İLE YAKLAŞIM YAPALIM ;
FENERDEKİ ADAM

Bir düşün.
Sisli bir gecede, denizin ortasında yalnız bir deniz feneri var.
Fenerin tepesinde bir adam duruyor. Elinde güçlü bir projektör var.
Bu ışıkla çevreyi tarıyor.
Adam, ışığın aydınlattığı yeri “dünya” sanıyor.
Ama bilmediği bir şey var:
Işık, her şeyi değil; sadece çevrildiği yeri gösteriyor.
Sis hâlâ orada.
Kayalar hâlâ orada.
Ama adam onları görmüyor.
Şimdi daha derine inelim:
Bu adam, projektörü yıllardır aynı yerlere çeviriyor.
Bazı yönleri hiç aydınlatmıyor.
Bazı alanlara ise defalarca bakıyor.
Bir süre sonra şunu sanmaya başlıyor:
“Dünya sadece buradan ibaret.”
İşte insan zihni tam olarak budur.
Bilinç, o projektördür.
Algı, ışığın vurduğu alandır.
Gerçeklik sandığımız şey ise, aydınlatılmayan koca karanlığı hesaba katmadan çizilmiş bir haritadır.
Ve biz bu haritaya “hakikat” deriz.

BEYİN, HATALI TAHMİN YAPTIĞINDA NE OLUR?

Beyin sürekli tahmin üretir.
Ama tahminler her zaman doğru değildir.
Tahmin ile gerçek arasında fark oluştuğunda beyin iki yoldan birini seçer:
Tahmini günceller
Gerçeği yok sayar
İkinci yol daha sık kullanılır.
Çünkü tahmini güncellemek, kimliği güncellemeyi gerektirir.
Ve beyin için kimlik değişimi, tehlike demektir.
Bu yüzden insanlar çoğu zaman şunu yapar:
Gerçeği eğip büker
Bilgiyi reddeder
Kanıta rağmen inancını korur
Bu bir cehalet meselesi değildir.
Bu, beynin hayatta kalma stratejisidir.

TOPLUMSAL SONUÇ: NEDEN AYNI GERÇEKTE ANLAŞAMIYORUZ?

Bu bilgi, günümüz dünyasını anlamak için kritiktir.
Neden insanlar aynı olaya bakıp kavga eder?
Neden bilimsel veriler herkesi ikna etmez?
Neden kutuplaşma bu kadar derindir?
Çünkü insanlar gerçekliği tartışmıyor.
Tahmin modellerini savunuyor.
Ve her model, sahibine “ben haklıyım” hissi verir.
Beyin için haklı olmak, çoğu zaman doğru olmaktan daha önemlidir.
Çünkü haklılık, güvenlik hissi üretir.

EN SARSICI GERÇEK

Belki de en zor kabul edilen nokta şudur:
Sen gerçeği gördüğünü sanıyorsun.
Ama aslında, beyninin sana gösterebildiği kadarını görüyorsun.
Bu bir zayıflık değildir.
Bu, insan olmanın bedelidir.
Ancak farkındalık şunu değiştirir:
Artık bildiğini sandığın şeylere bir adım mesafeyle bakabilirsin.
Ve işte tam orada, gerçek öğrenme başlar.



























03/01/2026

Bir şeylerin “yanlış” olduğunu hissettiğin hâlde bunu adlandıramamak, psikolojide belirsizlik stresi ve örtük duygulanım olarak tanımlanır. Beyin, tehdit ya da uyumsuzluk algıladığında bunu önce bedensel ve duygusal sinyallerle bildirir; ancak prefrontal korteks bu sinyalleri anlamlandıramadığında zihin sürekli bir içsel tarama moduna girer. Bu durum, amigdala aktivasyonunu artırır, sinir sistemini alarmda tutar ve kişide kronik yorgunluk, huzursuzluk, odak dağınıklığı ve “yerinde duramama” hissi yaratır.
İnsan zihni, belirsizliği somut bir tehditten daha zor tolere eder. Çünkü isimlendiremediğin bir problemle mücadele edemezsin; çözüm üretemez, sınır koyamaz, düzenleyemezsin. Bu yüzden asıl yoran şey, yaşananın kendisi değil, onun anlamsız ve tanımsız kalmasıdır. Psikolojik iyileşmenin ilk adımı, duyguyu bastırmak değil; onu fark etmek, adlandırmak ve zihinsel haritaya yerleştirmektir. İsim konan duygu regüle edilebilir, regüle edilen duygu ise dönüştürülebilir.






















yük



03/01/2026

Bir ağacın dallarına bakarak meyvesini suçlayabilirsin.
Ama kökü görmeden hiçbir şeyi gerçekten anlayamazsın.

Psikogenetik,

bugün verdiğin tepkilerin yalnızca sana ait olmadığını söyler.

Zihin; sadece yaşadıklarını değil, sana aktarılmış olanları da taşır.

Bilim artık şunu net biçimde biliyor:
Travma, korku, bastırılmış öfke, suçluluk ve hayatta kalma refleksleri
yalnızca öğrenilmez; nesiller boyunca aktarılabilir.

Bu yüzden bazı insanlar:
– Manipülasyona daha açıktır,
– Sınır koymakta zorlanır,
– Yanlış ilişkilere tekrar tekrar çekilir,
– Sürekli tetikte yaşar,
– “Ben böyleyim” dediği hâlde nedenini açıklayamaz.
Bu bir karakter meselesi değildir.
Bu, sinir sisteminin ve bilinçaltının öğrendiği eski bir hayatta kalma yoludur.
Psikogenetik gerçek şudur:
Sorun çoğu zaman sende başlamaz…
Ama fark edilmezse, seninle devam eder.
























02/01/2026

Yüksek zekâ, kalabalık bir odada “sesin şiddetini” değil, sesin kaynağını bulur.

Herkes gürültüyü dinlerken o, gürültünün içindeki örüntüyü yakalar.
Çünkü zekânın işi sesle değil; anlamla, bağlamla ve sistemle ilgilenmektir.

“Yüksek zekâ” çoğu zaman hızla cevap vermek ya da çok konuşmak değildir.
Asıl ayırt edici imza; bilginin, duygunun ve niyetin alt katmanlarını okuyabilmektir.

Bilişsel bilimler açısından bu; seçici dikkat (dikkati doğru yere yöneltme), üstbiliş (kendi düşünce süreçlerini izleme), bilişsel esneklik (fikri güncelleyebilme) ve inhibisyon (dürtüsel tepkiyi erteleme) becerilerinin birlikte çalışmasıyla görünür hale gelir. Bu nedenle yüksek zekâ; “hemen yanıt verme” refleksi yerine, önce sistemi çözme, sonra konuşma eğilimindedir.

Ayrıca sosyal biliş düzeyinde yüksek zekâ; söyleneni ezberden almak yerine, söylenmeyeni—yani varsayımları, boşlukları, çelişkileri ve niyeti—okumaya yönelir.

Bu bir “şüphecilik” değil; daha doğru bir model kurma çabasıdır.
Sonuç olarak yüksek zekâ kendini göstermez; gürültüyü filtreleyerek, dikkatini anlamın üzerine kilitleyerek ve gereksiz enerji kaybını azaltarak sessizce imza atar.

02/01/2026

Her şey yolunda görünüyor olabilir.
İşin var, sağlığın yerinde, hayat akıyor…
Ama içten içe bir huzursuzluk, bir sıkışma, adı konamayan bir ağırlık varsa
bunun adı şükürsüzlük değildir.
Bazen sorun, hayatın değil;
duyguların bastırılmasıdır.
Beyin, “idare ediyorum” cümlesini sever
ama sinir sistemi yalanı uzun süre taşıyamaz.
Her şey yolundayken bile iyi hissetmiyorsan,
bu bir nankörlük değil;
çözümlenmemiş bir iç gerilimdir.
Ve fark edildiği anda, dönüşüm başlar.





Address

Istanbul

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when İnan Erbaşlı posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to İnan Erbaşlı:

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram

Category