Sağlıklı Yaşam

Sağlıklı Yaşam http://www.aftstore.net | Sağlıklı yaşam için online destek. t oplam 2.000 adet satış noktasına (zincir mağaza, süper market, bakkal, eczane, yerel market vb.)

http://www.aftstore.net
Şirkete Genel Bakış
AFT GIDA’nın ana amacı, günlük yaşamda karşılaştığımız sorunlara karşı, hayatımızı kısıtlamadan kesin çözümler getirecek ürünler geliştirmek ve böylece hem sağlığımızı korumak hem de hayatın tadını çıkartmamızı sağlamaktır. Açıklama
AFT GIDA, gıda katkı maddeleri konusunda, 1996 yılından beri sektöründe lider birçok gıda kuruluşuna hizmet vermektedir. Bu hizmetine ek olarak dünya pazarlarında önemli bir yere sahip iki kategoride, kendi geliştirdiği formüller ve uluslararası standarda sahip üretim kalitesi ile tüketicilere sağlık açısından vazgeçilmez doğal ürünler sunmaktadır. Şu ana kadar ürünler, Türkiye ekonomisinin nabzının attığı en önemli 15 şehirde (İstanbul, İzmir, Ankara, Bursa, Antalya, Adana vb.) dağıtılmıştır.

ŞİŞKİNLİK NEDENİ OLABİLİRDiyetisyen Fatma Baysal, suyun mucizevi bir sıvı olduğunu belirterek, "Bu sıvı, fazla kiloların...
24/03/2014

ŞİŞKİNLİK NEDENİ OLABİLİR

Diyetisyen Fatma Baysal, suyun mucizevi bir sıvı olduğunu belirterek, "Bu sıvı, fazla kilolarınızdan ve selülitlerinizden kurtulmanızı, cildinizin güzelleşmesi, ödem ve şişkinlerinizin atılmasını, vücudunuzu toksinlerden arındırmanızı sağlıyor" dedi.

Diyetisyen Fatma Baysal, suyun insan vücudu için önemini anlattı. Hücrelerin yaşamsal faaliyetlerinin, vücut fonksiyonlarını yerine getirmesinin vücudun su dengesinin korunmasına bağlı olduğunu belirten Baysal "İnsan besin almadan haftalarca yaşayabilir. Su almadan ise birkaç gün. Böbreklerin görevini yerine getirebilmesi ve dolayısıyla vücuttaki yağ akımının dengeli olabilmesi için bol su tüketilmelidir. Çünkü karaciğerin görevini yapabilmesi, böbreklerin yeterli çalışmasına bağlıdır. Karaciğerin başlıca görevlerinden biri, vücutta depolanmış yağları bedenin kullanabileceği enerjiye çevirmektir. Yeterince su içilmediği takdirde böbrekler yeterince çalışamaz ve süzme işlemini gereği gibi gerçekleştiremez. Karaciğer de böbreklerin görevini üstlenmeye başlar, kendi görevi ikinci plana düşer ve daha az yağ yakmaya başlar. Yakılmayan yağlar vücutta birikmeye başlar. Kilo kaybı yerine kilo alımı söz konusu olur. Ayrıca midede yarattığı hacimden dolayı besin alımında azalma sağlar. Su içiminin kilo kaybına net olmasa da dolaylı olarak bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz" dedi.

SUSUZLUK OLURSA ÖDEM OLUŞUR

Günlük su tüketimine dikkati çeken Diyetiysen Fatma Baysal "Vücudumuz yeterince su alamazsa bunu bir tehlike gibi algılayıp suyu saklamaya başlar. Bu da vücutta su toplanmasına özellikle el ve ayaklarda ödem oluşumuna neden olur. Bu nedenle günlük su tüketimimiz çok önemlidir. Bazen günlük kilo değişimleri görülebilir yeteri kadar su içilmediğinde bu kilo artışı ödem ve yağlanmaya işaret eder" diye konuştu.

Ayrıca suyun midede yarattığı hacimden dolayı besin alımında azalma sağladığını belirten Fatma Baysal faydalarını şöyle sıraladı:

"Metabolizmayı çalıştırıp günlük harcanan kalorinin artmasını sağlar, sindirimi kolaylaştırarak yemek sonrası şikayetleri azaltır ve besinlerden maksimum yararlanmamızı sağlar. Ve su, vücut ısı dengesinin sağlanması, cildin nemlenmesi ve sağlıklı bir görünüme sahip olmasında da büyük öneme sahiptir. Kaybedilen suyun her gün yerine konması yaşam için çok büyük önem taşımaktadır. İnsan vücudunun su içeriği yaş, cinsiyet, boy uzunluğu, vücut ağırlığı ve fiziksel aktiviteye göre değişir. Günde 2-2.5 litre su tüketmeliyiz. Ana öğünlerdem yarım saat önce ve sonra 2’şer bardak olacak şekilde tüketebiliriz. Günlük su hakkımızın hepsini bir anda tüketmeye çalışmak mide bulantısına neden olabilir. Suyun içine çubuk tarçın, elma kabuğu, karanfil veya nane, limon gibi aromatik ilaveler yaparsanız içimi daha keyifli olacaktır. İçtiğimiz çay, kahve, kola içeçekler suyun yerini tutamaz."

Kaynak: Hürriyet

KANSER RİSKİNİ AZALTMANIN 8 YOLUKanserin oluşumunda genetik faktörün rolü göz ardı edilemez, ne kadar sağlıklı yaşamaya ...
20/03/2014

KANSER RİSKİNİ AZALTMANIN 8 YOLU

Kanserin oluşumunda genetik faktörün rolü göz ardı edilemez, ne kadar sağlıklı yaşamaya çalışırsanız çalışın kansere yakalanma riskiniz olsa da yapılan araştırmalar tüm erişkin kanser vakalarının en az üçte birinin kişinin yaşam tarzı ile bağlantılı olduğunu ortaya koyuyor.

Kanserden korunmak için değiştirmeniz gereken yaşam tarzını Hisar Intercontinental Hospital Medikal Onkoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahmet Bekir Öztürk ile konuştuk…

SİGARAYI BIRAKIN
Kanserden ölüm oranlarına bakıldığında akciğer kanserinin birinci sırada yer aldığı görülmüştür. Akciğer kanserinin büyük bir kısmı da sigara kullanımından kaynaklanır. Aynı zamanda diğer tüm kanserlerin nedenlerinin başında da sigara gelir. Amerikan Tıp Derneği Dergisi’nin yaptığı çalışmaya göre günde bir paket sigara içenler, sigarayı yarı yarıya azalttığında akciğer kanseri riskinin %27 oranında azaldığı görülmüştür. Sigara içmeseniz bile sigara dumanına maruz kalmak da riskinizi artırmaya devam eder. Akciğer kanseri teşhisi konulan kişilerin büyük bir bölümünün de sigara dumanına maruz kalmaktan kaynaklandığı yapılan araştırmalarda görülmüştür.

SAĞLIKLI KİLONUZU KORUYUN
Şişmanlık ve obezitenin kanserden kaynaklanan ölümlerin %14’ünü ve her yıl görülen kanser vakalarının %3’ünü oluşturduğunu biliyor muydunuz? Kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız sağlıklı bir kilo aralığında ve mümkün olduğunca vücudunuzu yağlandırmadan kalmanız gerekir. Çünkü fazla kilo ve vücudun aşırı yağlanması özafagus, pankreas, safra kesesi, meme, rahim ve böbrek kanserinin önemli risk faktörlerinden biridir.

EGZERSİZİ HAYATINIZIN RUTİNİ HALİNE GETİRİN
Fiziksel aktivite kanserin birçok türünde önemli bir koruyucu faktördür. Her gün orta düzeyde yapılan egzersizin birçok yaygın kanser türünü engelleme konusunda çok önemli bir rolü olduğunu yapılan çalışmalar göstermiştir.

SAĞLIKLI BESLENİN
Likopen içeren domates, karpuz gibi gıdalara sofranızda yer açın. Ancak nişasta içeren sebze ve meyvelerden uzak durun.

ALKOLDEN UZAK DURUN
Yapılan çalışmalar alkol tüketiminin pek çok hastalıkta olduğu gibi kanseri de tetiklediğini göstermiştir. Özellikle alkol ve sigara bir araya geldiğinde risk giderek artar.

STRESİNİZİ YENEMİYORSANIZ YÖNETMEYİ ÖĞRENİN
Stresin kanser oluşumunda bağımsız bir risk faktörü olduğunun hiçbir inandırıcı kanıtı olmasa da; insanların stresle başa çıkmak için yaptıkları aşırı yemek, sigara ve ilaç tüketmek gibi sağlıksız davranışlar kanser riskini yükseltir. Bu nedenle stres altındaysanız meditasyon, yoga gibi rahatlama yöntemlerini ya da günlük tutmayı deneyin.

RUTİN KONTROLLER VE TARAMA TESTLERİNİZİ İHMAL ETMEYİN
Mamogram, PAP Smear, kolonoskopi ve prostat spesifik antijen (PSA) testi gibi birçok tarama testi, kanseri önlemek amacıyla değil; erken zamanda yakalayarak tedavi etmek amacıyla yapılır. Bu tarama testlerini yaptırırken mutlaka aile öykünüzü de (ailenizde kanser riski varsa tarama testlerinin niteliği ve zamanlaması değişebilir) dikkate alarak hareket edin.

AİLE ÖYKÜNÜZÜ ÖĞRENİN
Ailenizde kanser riski varsa, bu riski azaltmak ve erken dönemde yakalamak için kişisel bir strateji oluşturabilirsiniz.

Kaynak: Hürriyet

KALBE İYİ GELİYORHayvan sevgisinin insan sağlığı üzerinde birçok olumlu etkisi var. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. ...
18/03/2014

KALBE İYİ GELİYOR

Hayvan sevgisinin insan sağlığı üzerinde birçok olumlu etkisi var. Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Adnan Bağrıaçık özellikle köpeklerin insan sağlığına ne gibi pozitif etkileri olduğunu konusunda bilgiler verdi.

35 yıl önce Dünya Sağlık Örgütü(WHO); özenle bakılan yoldaş hayvanların sahiplerine ve topluma büyük yarar sağladığını ve kimse için tehlike oluşturmadıkların açıkladı. Üzerinden geçen bunca yıla rağmen; toplum olarak bunu kavrayabildiğimizi söylemek maalesef zor.

KÖPEK SAHİBİ OLANLARIN KALP KRİZİ RİSKİ DAHA DÜŞÜK
Avustralya Monash Üniversitesi’nden Dr. Warwich Anderson köpek sahiplerinin köpekleri olmayanlara göre daha düşük kalp krizi risklerinin olduğunu keşfetmiştir. Aynı şekilde Amerikan Kalp Derneği 2013 yılında yayınladığı bilimsel açıklamasında; evcil hayvan sahibi olma, kalp hastalığına yakalanma riskini azaltmaya yardımcı olabilir.5200’den fazla kişinin katıldığı araştırmada;köpek sahiplerinin hayvanlarıyla yürüdükleri için,köpekleri olmayanlara göre fiziksel olarak daha aktif oldukları görüldü. Araştırma; ayrıca evcil hayvanların stresi uzaklaştırdığı,obesite ve kolesterol seviyesi gibi rahatsızlıklarda önemli faydaları olduğunu gösterdi. Houston Baylar Tıp Fakültesi’nden Prof.Dr.Glenn N.Levine ;özellikle köpek sahibi olmakla kalp riskinin düşmesi arasında bağ olduğunu söyledi.

KÖPEK SEVMEK ANNE BEBEK İLİŞKİSİ GİBİ
Amerikan Kültür Antropoloğu Constance Perin; köpekleri tansiyonunuzun düştüğü gibi ilginç gözlemler konusunda hipotez ortaya atan ilk kişidir. Perin; bir köpeği okşamakla aldığınız psikolojik ödülün annelerimizle bebekken olan temasımız bedenimizde uyardığı aynı kimyasal yolları izliyor. Bir köpekle yakın temasın stres düzeyini düşürdüğü birçok çalışmayla ispatlanmıştır.

Pennsylvania Üniversitesi’nden Dr.James Seppel, köpek sahiplerinin boyun –bel ağrıları ve uykusuzluk gibi sağlık sorunlarından köpekleri olamayanlara göre daha az şikâyetçi olma eğiliminde olduklarını bulmuştur.Engelliler için köpekler bir asistan görevi yapabilirler. Engelli kişinin yere düşürdüğü şeyleri almak, tekerlekli sandalyeyle birlikte yürümek, buzdolabını açmak, ışıkları açıp kapatmak,”eğitilmiş köpeklerin” kolayca yapabilecekleri aktivitelerdir.

Otistik, Down sendromlu, zeka geriliği olan çocuklarda veya hiperaktivite –dikkat eksikliği, süper zekalı çocukların rehabilitasyonunda; bir köpekle dostlukları kadar etkili bir ilaç tedavisi yoktur. Fiziksel engelliler için bir numaralı tercih Golden Retriever cinsi köpeklerdir. Körler için Labrodor, Golden Retriever ve Alman Çoban köpeği önerilmektedir. Yine otörler; sağırlar için cocker spanyel türü köpekleri önermektedir.

Deprem gibi afetler sonrası arama kurtarma çalışmalarında, kaybolan insanların veya uyuşturucunun bulunmasında onların muazzam koku alma yeteneklerini takdir etmemek elde mi?

Köpeklerin haber verici, koruyucu yani bekçi özellikleri yalnızlar ve yaşlılar için ne kadar iyidir. Sivas Kangalı veya Akbaş bu işi dört dörtlük yapar. Gece sizin için uyumaz, masrafı çok azdır. Hayvanların insan sağlığı için tıbbi deneylerde kullanımı veya toplumsal olaylarda kullanımı her hayvan sever gibi benimde içimi acıtmaktadır. Günümüzde;”dokunma” en ihmal edilen, küçümsenen insan duygusu… Özellikle hastanelerde, huzurevlerinde, yalnızlarda ve yaşlılarda. Bunu can dostlar köpekler ne güzel yaparlar değil mi?

Kaynak: Hürriyet

HASTALIKTAN DA KORUYORHaftada en az iki buçuk saat süreyle yoğun egzersiz yapmanın gribe yakalanma olasılığını azalttığı...
17/03/2014

HASTALIKTAN DA KORUYOR

Haftada en az iki buçuk saat süreyle yoğun egzersiz yapmanın gribe yakalanma olasılığını azalttığı bildirildi.

BBC'nin haberine göre, Londra Hijyen ve Tropikal Tıp Okulu'nun yaptığı araştırma çerçevesinde, 4800 kişiyle görüşüldü. Bu kişilere yaşları, çocukları olup olmadığı, grip aşısı olup olmadıkları, haftada kaç saat koşu, hızlı bisiklet sürme veya yarışma gerektiren sporlar gibi "yoğun egzersiz" yaptıklarına ilişkin sorular yöneltildi.

Araştırma, orta düzeyde efor sarf edilen egzersizin gribe karşı çok az koruyucu etki yarattığını, öte yandan her 1000 kişiden 100'ünün sadece yoğun egzersiz yaparak gripten korunabileceğini ortaya koydu. Uzmanlar, terlemeyi ve nabzın hızlanmasını sağlayan yoğun egzersizin gribe yakalanma olasılığını yüzde 10 oranında azalttığını belirtti.

İngiltere'de kış sezonunda gribe yakalananların oranının bu yıl yüzde 4,7 olduğunu açıklandı. Oranın bir önceki yıl yüzde 6 olduğuna dikkat çekildi.

Kaynak: Hürriyet

TÜRKİYE'DE 8 MİLYON HASTA VARTürk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, sadece böbrek sağlığı açısından değil, kas, deri, sind...
12/03/2014

TÜRKİYE'DE 8 MİLYON HASTA VAR

Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, sadece böbrek sağlığı açısından değil, kas, deri, sindirim ve boşaltım sistemi için de hayati derecede öneme sahip olan suyun, günlük beslenmede öncelikle ele alınması gereken besin öğelerinin başında gelmesi gerektiğini belirtti.

Vakıftan yapılan yazılı açıklamaya göre, Uluslararası Nefroloji Birliği ve Uluslararası Böbrek Vakıfları Federasyonu'nun ortaklaşa düzenlediği ve dünyanın dört bir yanında çeşitli etkinliklerle kutlanan "Dünya Böbrek Günü"nde bu yıl "Güne Bir Bardak Suyla Başlayın" teması ele alınıyor.

ERKEKLER 2,5 KADINLAR İSE 2 LİTRE SU TÜKETMELİ
Avrupa Gıda Güvenliği Ajansı, 2010'da günlük su alımı miktarını erkekler için 2,5 litre, kadınlar için ise 2 litre olarak önerdi. Yaşa bağlı olarak su ihtiyacı değişse de vücudun sıvı dengesinin böbrekler tarafından kontrolü son derece önemli görülüyor.

Yeterince sıvı tüketilmemesi az idrara çıkmayı ve ardından idrar yolu enfeksiyonlarını getiriyor. Buna karşın, artan sıvı alımıyla beraber sık idrara çıkmak tekrar eden üriner sistem taş oluşumunu 2 ila 5 sene geciktirebiliyor. Kronik böbrek hastalığının ilerleyişini de yavaşlatan fazla su tüketimi, vücudun tüm yaşamsal işlevleri için hayati öneme sahip. Ayrıca sıvı alımını artırmadan fiziksel egzersiz yapılması, terleme ile kaybedilen vücut sıvısına bağlı olarak taş gelişmesi riskini de artırıyor.

YÜZDE 10'DAN FAZLA SIVI KAYBI ÖLÜMCÜL
Vücutta sıvı kaybıyla ifade edilen kilo kaybı, yüzde 1 düzeyindeyse normalde 24 saat içinde telafi edilebiliyor. Telafi edilemezse veya vücut sıvısında daha fazla kayıp meydana gelirse, fiziksel ve bilişsel performansta, sıcaklık dengesinin düzenlenmesinde ve kardiyovasküler işlevlerde bozukluklar ortaya çıkıyor. Yüzde 10'luk veya daha fazla bir sıvı kaybı ölümcül olabiliyor.

KRONİK BÖBREK HASTALARI DİYABET VE HİPERTANSİYON TEHLİKESİNDE
Dünya çapında 2 milyondan fazla kişinin son dönem kronik böbrek hastası olduğu ve bu hastaların 1,7 milyonunun diyaliz tedavisi gördüğü tahmin ediliyor. ABD'de son dönem kronik böbrek hastalarının yüzde 44'ünün ilk aldığı teşhis diyabet olurken, yüzde 28'ine koyulan ilk teşhis hipertansiyon oluyor.

TÜRKİYE'DE 8 MİLYON BÖBREK HASTASI VAR
Türkiye'de halen diyaliz tedavisi gören yaklaşık 70 bin son dönem kronik böbrek hastası bulunmakla birlikte, hastalığın birinci evresinden beşinci evresine kadar olan süreçte yaklaşık 8 milyon hasta mevcut. Türkiye'de her altı kişiden birini tehdit eden kronik böbrek hastalığının yıllık artış hızı yüzde 8 civarında bulunuyor. Beslenme ve hayat tarzı alışkanlıklarında iyileştirmeye yönelik yapılacak küçük değişiklikler, çoğunlukla önlenebilir bir hastalık olan kronik böbrek hastalığı ile mücadelede önemli adımlar olarak sayılıyor.

Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk, bu yıl 13 Mart'a denk gelen "Dünya Böbrek Günü"nde vakfın, su tüketiminin insan sağlığı üzerindeki etkilerine dikkati çekip farkındalık yaratmayı hedeflediğini belirterek, "Sadece böbrek sağlığı açısından değil, kas, deri, sindirim ve boşaltım sistemi için de hayati derecede öneme sahip olan su, günlük beslenmede öncelikle ele alınması gereken besin öğelerinin başında gelmelidir" ifadesini kullandı.

Kaynak: Hürriyet

HER 4 KİŞİDEN 1'i BUNU YAŞIYORDiş hekimi Selçuk Özbölük uyarıyor, "Her dört kişiden birinin ağzı kokuyor. Ağız kokusu ci...
05/03/2014

HER 4 KİŞİDEN 1'i BUNU YAŞIYOR

Diş hekimi Selçuk Özbölük uyarıyor, "Her dört kişiden birinin ağzı kokuyor. Ağız kokusu ciddi hastalıkların habercisi olabilir."

Kötü ağız kokusu yani tıbbi adı ile Halitozis’in, toplumun geneline yayılan bir sorun olduğuna dikkati çeken ve her dört kişiden birinin ağız kokusu problemi yaşadığına değinen Hospitadent Diş Hastanesi'nden Dt. Selçuk Özbölük, “Önemsenmeyen ağız kokusu, sinüs ve akciğer kaynaklı enfeksiyonlar, şeker hastalığı, böbrek yetmezliği, karaciğer yetmezliği, metabolizma bozuklukları, bademcik iltihabı ve diş eti rahatsızlıkları gibi hastalıkların habercisi olabilir. Bireylerin özgüvenlerini kaybetmelerine de neden olan ağız kokusu probleminin tedavisine bir an önce başlanması gerekir” dedi.

EVLİLİKLERİ BİLE ETKİLİYOR
Ağız boşluğunda yaşayan bakterilerin artıkları olan sülfürlü bileşiklerin ağız kokusunu oluşturduğunu söyleyen Özbölük, “Belli hastalıkların habercisi olduğu gibi ağız ve diş sağlığına gereken önemin verilmemesinden de kaynaklanabilen ağız kokusu, sosyal hayatta bireylerin özgüvenlerini kaybetmelerine neden olup evlilikleri bile etkileyebiliyor. Toplumun geneline yayılan bir sorun olan ağız kokusu her dört kişiden birinde görülüyor” diye konuştu. Özbölük “Ağız kokusuna sebep olan problem teşhis edilmeli ve sebebe yönelik tedavi uygulanmalıdır. Ağız kokusunu önlemek için kokuya neden olan yiyecek ve içeceklerden kaçınmalıdır” dedi.

KURTULMANIN YOLLARI
• Ağızdaki tüm diş çürükleri, kırık dolgu veya kron-köprü tedavi edilmeli, gömük, sorunlu dişler çekilmelidir.
• Diş ve diş eti hastalıkları ağız kokusunun en önemli nedenlerinden olduğundan ağız muayenesi ve bakımı için diş hekimi düzenli olarak ziyaret edilmelidir.
• Protez, dolgu, diş köprüleri aralarına kaçan ve orada kalan yiyecekler kötü kokuya sebep olur. Her gece protezleri çıkarmak ve temizlemek, sabah tekrar takmak gerekir.
• Bakteri plakları ve yiyecek artıklarını temizlemek için dişlerinizi günde en az iki defa fırçalamak ve her gün diş ipi kullanmak esastır.
• Ağız kokusunun nedenlerinden biri de dildeki tabakalaşmadır. Bakteri tabakaları ve yiyecek atıkları dilin arka tarafında birikir, kısa süre de bakterilerin yaşamasına elverişli bir duruma gelirler. Bu nedenle dilimizi fırçalamayı alışkanlık haline getirmemiz gerekmektedir.
• Tükürük ağız kokusu ile savaşmanın en iyi yollarından biri olduğundan sakız çiğnemek ağız kokusunu azaltmaktadır. Şekersiz sakız çiğnemek tükürük salgımızı arttırarak ağız temizliğine yardımcı olur.
• Ağız kuruluğundan dolayı ağız kokusu olur. Ağız kuruluğuna sebebiyet vermemek için mutlaka bol bol su içilmelidir. Su içeriği olan meyve ve sebzeler (domates, pırasa, çilek, karpuz) tüketilmelidir. Maydanoz nefesimizi doğal olarak temizlemede etkilidir. Kahve taneleri, limon kabukları ağız kokusunu gidermektedir.
• Sigaranın ağız kokusuna neden olduğu aşikardır. Sigara kullanımını azaltmamız gerekmektedir.

Kaynak: Hürriyet

KEMİK ERİMESİNİ ÖNLEYİN50 yaşın üzerinde her üç kadından birini etkileyen, bu oranla meme kanserinden daha fazla görülme...
04/03/2014

KEMİK ERİMESİNİ ÖNLEYİN

50 yaşın üzerinde her üç kadından birini etkileyen, bu oranla meme kanserinden daha fazla görülme sıklığına sahip bir hastalık olan kemik erimesi (osteoporoz), özellikle menopoz sonrasında yaşanan hızlı kemik kaybıyla ortaya çıkmaktadır.

Kemik erimesini önlemede genç yaşlardan itibaren bir takım önlemler alınmalıdır.

Memorial Antalya Hastanesi Fizik, Tedavi ve Rehabilitasyon Bölümü’nden Uz. Dr. Feride Ekimler Süslü kemik erimesi (osteoporoz) hakkında bilgi verdi, korunmada nelere dikkat edilmesi gerektiğini anlattı.

Erkeklerde ve çocuklarda da görülebiliyor

En sık görülen metabolik kemik hastalığı olan kemik erimesi düşük kemik kütlesi ve kemik mikro yapısının bozulması sonucu kemik kırılganlığının ve kırık olasılığının artması ile karakterize bir iskelet sistemi sorunudur. Dünyada en yaygın görülen bir iskelet sistemi hastalığı olan kemik erimesi özellikle menopozdan sonra kadınlarda görülmekle birlikte erkeklerde, çocuklarda, ileri yaşta ise her iki cinste de görülebilmektedir. Kemik erimesinin tanısı Dual Enerji X Ray Absorbsiyometri (DEXA) yöntemi kullanılarak elde edilen değerlere ve kırık varlığına göre konulmaktadır. Ölçümler omurga, kalça, tüm vücut ve önkoldan yapılabilmektedir

Boy kısalmasına yol açabiliyor

Kemik erimesinde kırıklar en sık omurga, el bileği, kalça bölgesinde görülmektedir. Bu kırıklar hafif bir düşme veya çarpmadan sonra oluşabilmektedir. Kemik erimesi hastalarında ortaya çıkan boy kısalması da hastalığın tanımlanmasında önemli bir ipucudur. Bunun nedeni omurlardaki çökme kırıklarıdır. Hastalarda gençliklerindeki boy uzunluğundan 10-15 cm.den fazla kısalmalar oluşabilir. Omurlarda kemik erimesine ait kırıklar oluştuğunda hastalar şiddetli sırt ağrılarından yakınmaktadır. Zamanla bu kırıkların sayısı arttıkça kemik erimesi olan kişilerin boy uzunluklarında ciddi oranda kısalmalar hatta sırtta kamburluk oluşmaktadır. En ciddi osteoporotik kırık kalça kırığı olup, daha ileri yaştaki kişilerde görülmekte ve yaşamı ciddi şekilde tehdit etmektedir. Kemik erimesi hastalığında sırt ağrıları, duruş bozuklukları, düşme riskinde artış, oluşan kırıklar ile hastaların yaşam kaliteleri ve yaşam süreleri de olumsuz etkilenmektedir.

Günde 4 bardaktan fazla kafein tüketmek risk faktörü

Yaş ilerledikçe kemik erimesi riski artmaktadır. Özellikle kadınlarda 65 ve erkeklerde 70 yaş üzerinde hastalık sıklıkla görülmektedir. 40 yaşından sonra travma olmaksızın veya çok ufak travma ile geçirilmiş kırık öyküsü, kadınlarda düşük östrojen, erkeklerde düşük testosteron düzeyleri, kadın ve erkeklerde düşük vücut ağırlığı, sigara içiyor olmak, günde 4 bardaktan fazla kafein tüketmek veya geçmişte sigara içme öyküsü, boy uzunluğunda azalma, birinci derece yakınında osteoporoz ve/veya kırık öyküsü ile tiroid hastalığı, iltihabi romatizmal hastalıkların bulunması; uzun süre kortizon kullanımı ve epilepsi ilacı kullanımı diğer risk faktörleridir.

Çocukluk çağından itibaren önlem alın
Kemik erimesinin önlenmesi çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerinde optimal kemik gelişimi ile başlar. Kemik yaşayan doku olduğu için kemikler ve iskelet doğumdan ergenliğin sonuna kadar sürekli gelişir ve büyür, erken erişkin dönemde veya 20’li yaşlarda maksimum güce ulaşır. Çocuklar ve ergenler kemik gelişimi açısından; yeterli miktarda kalsiyum, güneş ışığından yararlanma ve yaşa uygun D vitamini ile yeterli protein alımı, düzenli fizik aktivite ve sigaradan uzak durmak gibi önlemler alınması çok önemlidir.

Kaynak: Milliyet

1,5 YAŞINDAN İTİBAREN DİŞ FIRÇALAMAYI ÖĞRETİNAnkara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Öğretim...
03/03/2014

1,5 YAŞINDAN İTİBAREN DİŞ FIRÇALAMAYI ÖĞRETİN

Ankara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi Pedodonti Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Şaziye Aras, düşük doğum ağırlığı, annenin geçirdiği ağır hastalıklar, yetersiz beslenmesi ve erken doğumun çocukların dişlerinin gelişimini olumsuz etkilediğini söyledi.

Aras, bebeklerin ağızlarına mikroorganizmaların yerleşmesinin dişlerin küçük yaşlarda çürüme riskini arttırdığını anlattı. Çürük yapıcı mikroorganizmaların anneden ve ailenin diğer bireylerinden bebeğin ağzına taşınabildiğine işaret eden Aras, "Bunu önlemek için
anne hamilelikten itibaren ağız bakımına dikkat etmeli, çürük ve diş eti hastalığı varsa tedavi edilmelidir. Annenin bebeğin kullandığı emzik veya kaşığı ağzına sokarak vermesi ile ağzındaki mikroplar bebeğine bulaşır" diye konuştu.

ZAYIF DOĞAN ÇOCUKLAR RİSK ALTINDA

Aras, bebeğin elini annenin ağzınıza sokması veya dudaklarından öpmesiyle de mikropların taşınabileceğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Düşük doğum ağırlığı, annenin geçirdiği ağır hastalıklar, gebenin yetersiz beslenmesi ve erken doğum, çocuğun dişlerinin gelişimini olumsuz yönde etkiliyor. Bu çocuklarda dişlerin çürüme riski daha yüksektir. İnsanlarda ağız diş sağlığının temeli bebeklik çağlarında atılıyor. Çocuklara diş fırçalama alışkanlığı konusundaki eğitimin 1,5-2 yaşında verilmesi gerekmektedir."
"BARDAK KULLANIMI DİŞ ÇÜRÜĞÜNÜ ENGELLİYOR"
Anne sütünün bebekler için en ideal besin olduğuna dikkati çeken Aras, "Yapısındaki şeker nedeniyle çürük yapıcı etkiye sahip olduğu unutulmamalıdır. Biberonla beslenmenin yanı sıra bebeğin gıdasını püre şeklinde besinler oluşturduğundan dişlerin çürüme riski yüksektir. Süt ve mamalara şeker ilave edilmemelidir" ifadesini kullandı.

BARDAKLA BESLEYİN ÇÜRÜĞÜ ENGELLEYİN
Aras, özellikle gece son beslenmeden sonra bebeğin dişlerinin temizlenmesi gerektiğini belirterek, çocuklara bir yaşından itibaren bardak kullanmasının öğretilmesi gerektiğini anlattı.

Çocuklara süt ve meyve suyu gibi içecekleri bardakla vermenin diş çürüğünü engellemede önemli rol oynayacağını aktaran Aras, şöyle devam etti:

"Bebeğin emziği asla bal, şeker, pekmez gibi tatlı besinlere batırılmamalıdır. Eğer bebeğinize geceleri yatarken biberonla mama, şekerli süt, meyve suyu veya sık sık anne sütü veriyorsanız dişleri çürüyebilir. 1 yaşından sonra biberonla gece beslenmesi önerilmemektedir. Çocuk biberon emmeden uykuya dalamıyorsa emzik veya biberonla sadece su verilmelidir. Gece beslenmesine devam ettiğiniz durumda dişler çıktıktan sonra beslenme sonrası temiz ve nemli tülbentle bebeğinizin dişlerini temizleyiniz."

Aras, süt dişlerinin insan gelişiminin en aktif döneminde görev yaptığını dile getirerek, "Çocukların rahatça gülebilmeleri için süt dişlerine ihtiyaç vardır. Çürük veya zamanından önce çekilen dişler çocukların arkadaşları tarafından aşağılanmasına ve alay konusu olmasına yol açar. Küçük yaşta ruhlarında onulmaz yaralara neden olur. Ön diş eksiklikleri, bazı seslerin hatalı telaffuz edilmesine neden olduğundan çocuklar doğru ve güzel konuşamaz" şeklinde konuştu.

Kaynak: Hürriyet

GEÇ BABA OLANLARIN ÇOCUKLARINDA HASTALIK RİSKİBilim adamları, geç yaşta baba olanların çocuklarında bipolar bozukluk, ot...
28/02/2014

GEÇ BABA OLANLARIN ÇOCUKLARINDA HASTALIK RİSKİ

Bilim adamları, geç yaşta baba olanların çocuklarında bipolar bozukluk, otizm ve dikkat bozukluğu gibi psikiyatrik sorunların daha yaygın görüldüğünü ortaya çıkardı.

Amerikalı ve İsveçli araştırmacılar, 1973 ve 2001 yılları arasında doğan 2,6 milyon İsveçli ile ilgili verileri inceledi.

24'TEN SONRASI RİSKLİ 45 YAŞ ÜSTÜNDE ZİRVE YAPIYOR
Araştırmaya göre, 24 yaşından sonra baba olanların çocuklarında, psikiyatrik sorun ve akademik başarısızlık riski artıyor. Risk, 45 yaş üstü erkeklerin çocuklarında en yüksek seviyeye ulaşıyor. Indiana Üniversitesi Psikiyatri ve Nöroloji Bölümü'nden Doç. Dr. Brian D'Onofrio, genç babaların çocuklarına göre 45 yaş üstü babaların çocuklarında bipolar bozukluk riskinin 25 kat, dikkat bozukluğu riskinin 13 kat, otizm riskinin 3 kat, intihara yatkınlık riskinin 3 kat, şizofreni ve madde bağımlılığı riskinin de 2 kat daha fazla olduğunu belirtti. Araştırma, "JAMA Psychiatry" dergisinde yayımlandı.

Kaynak: Hürriyet

ÇİLEK KALBE İYİ GELİYORİtalyan ve İspanyol bilim adamlarının yaptığı ortak araştırma, çileğin, kalp hastalıklarında önem...
27/02/2014

ÇİLEK KALBE İYİ GELİYOR

İtalyan ve İspanyol bilim adamlarının yaptığı ortak araştırma, çileğin, kalp hastalıklarında önemli bir risk faktörü olarak kabul edilen kolesterol üzerindeki faydalı etkisini ortaya koydu.

İtalya'daki, Università Politecnica delle Marche (UNIVPM) üniversitesiyle, İspanya'daki, Salamanca, Granada ve Seville üniversitelerince yapılan araştırma, çileğin kandaki toplam kolesterolü, kötü kolesterol olarak da bilinen düşük dansiteli lipoprotein (LDL) ve trigiliseritleri önemli oranda düşürdüğünü gösterdi.

ÇİLEK KOLESTEROLÜ DÜŞÜRDÜ
Bilim adamlarının 23 sağlıklı katılımcı üzerinde yaptığı araştırma, bir ay süreyle günde yarım kilo çilek yiyenlerin kanındaki toplam kolesterol miktarının 8,78 oranında düştüğünü ortaya koydu. Araştırmada ayrıca, katılımcıların kanındaki LDL oranında yüzde 13,72 ve trigiliseritlerin miktarında da yüzde 20,8'lik azalma olduğu saptandı. Bilimsel çalışma, çilek yemeği kesen katılımcıların kan değerlerinin 15 gün içinde tekrar eski seviyelerine döndüğünü gösterdi.

UNIVPM araştırma görevlisi Maurizio Battino başkanlığında yapılan araştırma, Nutritional Biochemistry adlı bilimsel dergide yayımlandı.

SIRRI KIRMIZI RENGİNDE
Battino, yaptıkları bilimsel çalışmanın, çileklerdeki biyoaktif bileşiklerin, kalp hastalıklarının varlığı kabul edilen işaretleri ve risk faktörlerine karşı koruyucu etkisini ortaya koyan yayımlanmış ilk araştırma olması bakımından önem taşıdığını vurguladı. Araştırmacılar, çilekteki faydalı etkilere yol açan bileşiğin hangisi olduğuna ilişkin henüz elde net bir delilin bulunmamasına karşın, "tüm işaretlerin ve epidemolojik çalışmaların, bitkilere kırmızı rengini veren bir renklendirici olan antosiyaninleri gösterdiğini" belirtti.

Araştırmanın, çileğin, ultraviyole radyasyonuna karşı koruyucu etkisi bulunduğu, alkolün mide mukozasına verdiği zararı azalttığı, alyuvarları güçlendirdiği ve kanın yaşlılığı geciktirme yeteneğini iyileştirdiğine ilişkin daha önceki bilimsel çalışmaları da teyit ettiği bildirildi.

Kaynak: Hürriyet

"TURP GİBİ" OLMAK İSTEYENLER TURP YESİNIğdır Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Y...
26/02/2014

"TURP GİBİ" OLMAK İSTEYENLER TURP YESİN

Iğdır Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Bayram Yurt, "Toplumumuzda sağlıklı olmayı ifade eden 'Turp gibi' deyiminden de anlaşılacağı üzere turp ve sağlık arasında yakın bir ilişki vardır. Kilo kontrolü ve cilt sağlığı açısından turpun tüketilmesi gerekmektedir" dedi.

Yurt, turpun ihtiva ettiği vitamin ve mineral madde açısından önemli bir sebze olduğuna dikkat çekerek, bu sebzenin sürekli tüketilmesi gerektiğini söyledi.

TURPTA BULUNAN ANTİOKSİDAN KORUYOR
Turp çeşitlerinin vücuda fayda sağladığını ve özellikle kırımızı turpun bağışıklık sistemini güçlendirdiğini ifade eden Yurt, "Turpta bulunan besin öğeleri doğal hastalık önleyici dediğimiz antioksidan etkilerinden dolayı koruyucu hekimlik açısından son derece önemli bir yere sahiptir. Turpun halk hekimliğinde çok geniş bir uygulama alanı mevcuttur. Turpta doğal olarak bulunan pigment ve bazı bileşikler vücudumuzun hastalıklara karşı mukavemetini artırarak vücudun bağışıklık sistemine yardımcı olmaktadır" diye konuştu.

Toplumumuzda sağlıklı olmayı ifade eden "Turp gibi" deyiminden de anlaşılacağı üzere turp ve sağlık arasında yakın bir ilişkinin olduğunu vurgulayan Yurt, şöyle devam etti:

"Her bir gıda maddesinin mevsiminde tüketilmesi çok önemlidir. Her mevsim soframızda yer alabilecek olan turp, yaz, kış ve sonbahar turpu olarak tam bir şifa kaynağıdır. Hastalıklara dayanıklılık ve enerjik olmak, daha kolay kilo kontrolü ve cilt sağlığı açısından turpun tüketilmesi gerekmektedir. Turpta fazla miktarda bulunan mineral maddelerden potasyum, kalp kası dahil kasların düzgün çalışmasına yardımcı olmaktadır. Potasyumca zengin sodyumca fakir gıdalar sağlık açısından önem kazanmıştır. Özellikle fazla sodyum ile yüksek kan basıncı arasında bir bağıntı mevcuttur. Turp, glisemik indeksi düşük kan şekerini yavaş yükselten ve yüksek posalı olduğu için şeker hastalarının çok rahatlıkla tüketebileceği bir sebzedir. Lif içeriği yüksek olduğu için kan kolesterolünü azaltıcı, kalın bağırsak kanseri başta olmak üzere, kansere karşı koruma sağlayıcı etkilere sahiptir. Düşük kalorili olduğundan diyet yapanlar için önemli bir yere sahiptir."

"TURP KIŞIN VİTAMİN DEPOSU GÖREVİNİ GÖRÜYOR"
Turpun kışın vitamin deposu görevi gördüğünü belirten Yurt, şunları kaydetti:

"Çin turpu ya da karpuz turp olarak bilinen turp çeşidi, içi beyaz dışı kırmızı olarak bilinen turpun tam zıttı renklere sahiptir. Dış rengi yeşilden beyaza doğru farklılık gösterip iç rengi kırmızıdır. Meyvesi sulu, gevrek ve hafif tatlı yapıya sahiptir. Normal turplara göre soğuğa daha dayanıklıdır. Kışın vitamin deposu olarak kullanabileceğimiz bu sebzeyi sadece yemeklerin yanında değil ara öğünlerde kış karpuzu şeklinde tüketebiliriz. Turp, turpgiller familyasındaki diğer sebzelerde olduğu gibi vücudun iyot emilimini azaltır. Haftada 3-4 defadan daha sık turp yiyen kişilerin iyotlu tuz kullanmaları gerekmektedir."

Kaynak: Hürriyet

BÖBREKLERİ DE VURUYORTürk Nefroloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, fast food tarzı beslenmenin bö...
25/02/2014

BÖBREKLERİ DE VURUYOR

Türk Nefroloji Derneği Genel Başkanı Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, fast food tarzı beslenmenin böbrek rahatsızlıklarının yanı sıra, pek çok hastalığa neden olabileceğini söyledi.

Türk Nefroloji Derneği Genel Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, Türk Nefroloji Derneği Antalya Şubesi tarafından düzenlenen eğitim toplantısı sonrası, basın mensuplarının sorularını yanıtladı. Toplantıda son dönem böbrek yetmezliğinin tedavisinde uygulanan hemodiyaliz, periton diyalizi ve organ naklinin gözden geçirildiğini söyleyen Prof. Dr. Süleymanlar, son 5 yıldır Türkiye’de uygulanan periton diyalizi ve hemodiyaliz şeklindeki tedavilerin öne çıktığını kaydetti.

HEDEF ORGAN NAKLİ ORANINI ARTIRMAK

Kronik böbrek hastalığının Türkiye için çok önemli bir halk sağlığı olduğunu dile getiren Prof. Dr. Süleymanlar, Türkiye’de yetişkin her 18-2 0 kişiden birinde bu hastalığın var olduğunu ve ülke nüfusunun 7.5 milyonunu ilgilendirdiğini aktardı. Bu tür hastalığı olanların yaşamının ancak diyaliz veya organ nakliyle mümkün olduğunu anlatan Prof. Dr. Süleymanlar, hiç diyalize girmeden hastaları organ nakliyle sağlığına kavuşturmanın en büyük hedefleri olduğunu vurguladı.

TÜRKİYE’DE 250 HASTADA UYGULANIYOR

Organ nakli imkanı bulamayan hastalar için son 5 yıldır ’ev diyaliz’ yönteminin gündeme getirildiğini belirten Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, evde diyalizde halk arasında karından diyaliz olarak bilinen ’periton diyalizi’ yöntemini tercih ettiklerini kaydetti. Ev diyalizlerinde hastayı çeşitli eğitimlerin ardından tedavinin içine daha aktif şekilde dahil ettiklerini vurgulayan Prof. Dr. Süleymanlar şöyle konuştu:

"Evde diyaliz uygulaması ülkemizde yeni bir tedavi. Şu an Türkiye’de 250 hastanın bu tedaviyi başarıyla uyguladığını ve bunlardan herhangi bir kayıp olmadığını keyifle görüyoruz. Ev diyalizinde hasta cebinden bir kuruş para harcamıyor. Bütün makine, teçhizat, su sisteminin kurulması Sosyal Güvenlik Kurumu’nun (SGK) desteği ve ilgili sponsor firmaların bu konudaki gayretleri ve destekleriyle yürüyor."

EVDE DİYALİZ YAŞAM SÜRESİNİ UZATIYOR

Evde diyaliz yönteminin en büyük avantajının daha uzun diyaliz imkanı sağlaması olduğunu dile getiren Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, özellikle gece diyaliz yapılmasını tercih ettiklerini, bu sayede hastaların gündüz sağlıklı bir insan gibi davranabildiğini belirtti. Diyaliz süresinin yüksek olmasının kişinin yaşam süresi yönünden de çok ciddi artıları olduğunu belirten Prof. Dr. Süleymanlar, "Yaşam süresini diğer diyalize göre uzatıyor. Kansızlık, kemik problemi, beslenme, tansiyon gibi sorunları bu vakalarda daha az görüyoruz" diye konuştu.

FASTFOOD’DA TUZ MİKTARI MÜTHİŞ

Toplantıda fastfood tarzı yiyeceklerin böbrek rahatsızlıklarına etkisinin ne olduğuna ilişkin soruyu yanıtlayan Prof. Dr. Gültekin Süleymanlar, şöyle dedi:

"Fastfood bir defa son derece sağlıksız beslenme tarzı. Biz hastalığı tedavi ederek değil, hastalık olmasını önleyecek tedbirler alarak önlemeyi çok önemli hedef sayıyoruz. Ülkemizin tuz alışkanlığı artık dünyaya manşet oldu. Dünyada en fazla tuz tüketen millet olduğumuz sabit. Tuzun yapmadığı şey yok; tansiyon, kalp problemi, böbrek hastalığına katkı, mide kanserinden tutun da osteoporoza da katkısı var. Fastfood’da hakikaten tuz miktarı müthiş. Köftesinde, patatesinde, ekmeğindeki o tuz miktarıyla zaten o kişi günlük tuz ihtiyacının iki katını alıyor. Fastfood tarzı yaşam hipertansiyon, obezite, şeker, böbrek ve kalp hastalığı demektir."

SADECE EKMEKTEN 7- 8 GRAM TUZ ALIYORUZ

Türk insanının tuz kaynaklarına bakıldığında ilk sırada ekmeğin geldiğini söyleyen Prof. Dr. Süleymanlar, "Ülkemizde 400 gram ekmek tüketiliyor. Sadece ekmekten 7- 8 gram tuz alıyoruz. Bunun yanında hazır gıdaların korunması, peynir, zeytin, ev salçası, turşu eklendiği zaman karşınıza 18 gram gibi devasa bir rakam çıkıyor. Özellikle okul kantinlerinde tuzu yüksek, doymuş yağ asitleri çok yüksek olan gıdalar mutlak şekilde kısıtlanmalı" ifadelerini kullandı.

Kaynak: Hürriyet

Address

Cevizlik Mahallesi Muhtar Halit Kral Sk. Sekizler Apt. 26/8 Bakırköy
Istanbul
34142

Opening Hours

Monday 09:00 - 18:00
Tuesday 09:00 - 18:00
Wednesday 09:00 - 18:00
Thursday 09:00 - 18:00
Friday 09:00 - 18:00

Telephone

+902125706886

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Sağlıklı Yaşam posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram