09/02/2026
Eldivenli solculuk
Bazı akademisyenler için solculuk, temiz bir kürsü işi. Işığı ayarlı salonlarda, öğrenciler ya da meslektaşların güvenli ortamında risksiz akademik kavramlarla, faili hedefe koymayan cümlelerle konferanslar…
Ezilenlerden bolca söz edilir ama ezilenler kim, onlar burada mı, dinliyorlar mı, ne diyorlar ?….
Kürt meselesi ya da Ermeni Soykırımı gibi konular açıldığında soğuk bir ürperti olur ve bedenleri geri çekilir.
Sorun şu değil: “Ben bu konuda çalışmıyorum.” Sorun şu: “Ben bu konuya değinirsem başıma iş gelir.” İşte tam burada solculuk bitiyor. Çünkü solculuk alkışla ölçülmez, bedelle ölçülür. Risk almayan, taraf olmayan, bedel ihtimali karşısında geri çekilen
bir solculuk; en fazla iyi niyetli bir dekorasyondur. Burada feminizm süs olur, Marksizm jargon olur, ilericilik kariyer planına dönüşür. Ezilenlerden söz edip, somut bir ezilme biçimi karşısında titreyenlerin ne ahlaki ne politik bir üstünlüğü vardır.
Bu ülkenin solcu akademisyenlerinin büyük bir kısmı şunu istiyor: Hem muhalif olayım, hem dokunulmaz kalayım.
Çoğu zaman şuna sığınıyorlar: “Ben sınıf perspektifiyle bakıyorum.” Sanki bu cümle, onları tarihsel ve siyasal sorumluluktan azade kılıyor…Sanki sınıf demek, Kürtleri susturmanın, ezilmeyi, adı konmamış bir soyutluğa havale etmenin bilimsel bir yoluymuş gibi.
Bu ülkede “sınıf perspektifi” çoğu kez şuna dönüşüyor: Devletle sorun yaşamayacak kadar genel, iktidarı rahatsız etmeyecek kadar küçük çaplı, Kürt meselesine gelince ise sağır bir evrenselcilik.
Kimlik siyaseti diye küçümsedikleri şey, başkalarının canı, dili, belleği ve hayatı…
“Sınıf” deyip geçerler. Ama sınıfı, Türkçe konuşan, makbul, merkezi bir özne olarak varsayarlar. Kürt işçinin, Kürt yoksulun, Kürt kadının yaşadığı özgül tahakkümü “ikincil çelişki” diye aşağı iterler. Bu bir analiz değil!