22/06/2020
Beyni som altından bir çocuk varmış. Doğduğu zaman başı o kadar büyükmüş ki doktor: 'bu çocuk yaşamaz' demiş. Ama yaşamış ve büyümüş. Bir gün yüksek bir merdivenden yuvarlanmış, alnı bir mermer basamağa çarpınca, kafatası maden külçesi gibi çınlamış. Herkes öldü sanmış ama düştüğü yerden kaldırılınca, sarı saçlarının arasındaki yarasında donmuş bir iki damla altın görmüşler. Böylece ailesi, çocuklarının altın beyinli olduğunu öğrenmiş. Ne yazık ki diğer çocuklarla koşmasına, oynamasına bile "hırsızlar çalarlar seni..." diye izin verilmezmiş ve beyni altın çocuğa bir açıklama yapılmamış. Çocuk da ne olduğundan habersiz, korkarak, tek başına oynar ve bir odadan öbür odaya koşar dururmuş. On sekiz yaşına geldiğinde, bu gerçeği öğrenmiş ve ailesi, o güne kadar kendisini bakıp büyütmelerine karşılık, altınından bir parçacık istemişler. Çocuk kafatasından bir büyük parça som altın koparmış, annesinin kucağına bırakmış. Sonra da başı içinde taşıdığı bu hazineden gözleri kamaşarak, gönlü isteklerle, arzularla dolu evini terk etmiş. Hazinesini hesapsızca harcamaya başlamış. Bir gün, altın külçesinde açılan koca gedikten ürkmüş. Herkesten uzaklaşıp, korkak ve kuşkulu, sakin bir yaşam sürdürmek düşüncesindeymiş. Fakat ne yazık ki sırrını bilen bir arkadaşı da onun altın beyninden bir parça çalmış ve kaçmış. Bir kez daha hazinesinin tükenmek üzere olduğunu üzülerek anlamış. Bir gün altın beyinli adam âşık olmuş. Bütün kalbiyle sevmiş güzel bir kadını. Kadın da bu sevgiye karşılık veriyormuş, ama süsü püsü, beyaz tüylü şapkaları, parlak derili ayakkabıları daha çok seviyormuş. Bu kadının sonsuz isteklerine hayır diyemiyor, son kalan altınlar da gidiyormuş. Genç kadın ölmüş beklenmedik bir zamanda. Cenazeye ve mezarlığa da altın harcamış adam. Altın beyinden, bir kaç gram altın zerreciğinden başka bir şeycik kalmamış. Sokaklarda, şaşkın, sarhoş gibi sendeleyerek acı ile dolaşıyormuş. Bir akşam bir vitrin önünde durmuş, kuğu tüyleriyle süslü mavi satenden bir çift kadın iskarpinini seyretmiş ve eşinin öldüğünü tamamen unutarak : 'Bu iskarpinleri çok beğenecek birini tanıyorum' demiş. Satın almak için girmiş içeri. Dükkân sahibi, tezgâh başında şaşkın ve acı acı kendisine bakan birini görünce irkilmiş. Adam bir eliyle iskarpinleri tutuyor, diğer elinin parmakların ucundaki kanlı altın taneciklerini uzatıyormuş... Sanki öykü bize soruyor : ‘Sevgiyi almayı’, ‘hep karşılığını vererek, fedakârlık yaparak ve kendimizden ödünler vererek’ öğrendiysek, sahi koşulsuz sevgiyi biliyor muyuz o halde? ‘ İçten, pazarlıksız, şeffaf, samimi şekilde sevgi, destek, yardım ve ilgi almayı’ biliyor muyuz ve ‘almaya’ izin verebiliyor muyuz? Sevgiyi almak için kendimizden verirken ne kadar tükendiğimizi fark ediyor muyuz? Kendimizi ihmal eder ve suiistimal ettirir hale geliyor olabilir miyiz? Ve kendi içimizdeki altının ışığını sahi biz görüyor ve kıymet veriyor muyuz?