Kognitif Psikoloji

Kognitif Psikoloji Bireysel - Çocuk Terapisi, Hipnoz, Atölye Çalışmaları, Online Danışmanlık, Çift ve Aile Terapisi, Bilişsel Rehabilitasyon

İnsan çoğu zaman bir kişiyi, bir ilişkiyi ya da bir ihtimali bırakamaz. Bu, sanıldığı gibi yalnızca sevgiyle açıklanabil...
10/02/2026

İnsan çoğu zaman bir kişiyi, bir ilişkiyi ya da bir ihtimali bırakamaz. Bu, sanıldığı gibi yalnızca sevgiyle açıklanabilecek bir durum değildir.
Çünkü sevgi, çoğu zaman gidebilmeyi de içerir. Gitmeyişimizin nedeni nesnenin kendisi değildir;
onun zihnimizde iki parçaya bölünmüş temsilidir. Zihin, çelişkiyi taşıyamadığında nesneyi bütün olarak kavrayamaz. Bir parça “iyi” olarak korunur, diğer parça “kötü” olarak askıya alınır.
Böylece kişi, gerçeği değil, parçalanmış bir anlamı taşımaya devam eder. İdealizasyon, sevmenin yüceltilmiş hâli değildir.
O, nesneyi kaybetmemek için gerçeğin üstüne çekilmiş bir örtüdür. İnsan, nesnenin iyi parçasını korudukça kötü olanla vedalaşamaz.Bu yüzden ayrılık, kötü hissetmekle başlamaz. Ayrılık, nesnenin aynı anda hem iyi hem yetersiz olabildiği anda başlar. Zihin, “iyi”yi kurtarma çabasından vazgeçmeden gitmek mümkün değildir. Çünkü hâlâ kurtarılacak bir parça vardır.
Hâlâ “belki” vardır. Hâlâ geri dönebilecek bir ideal kalmıştır. İdealizasyon bitmeden ayrılık başlamaz çünkü ayrılık, bir kopuş değil, bir entegrasyon işidir. İnsan ancak şunu söyleyebildiğinde gidebilir:
“Bu hem iyiydi, hem eksikti.
Ve bu bütünlükle artık yanımda taşınamaz.”
Gitmek, sevginin bittiği yer değil;
bölünmenin sona erdiği yerdir.
Ve belki de en zor olan şudur:
Bazı şeyler terk edilmez,
yalnızca anlaşılır.
Anlaşılan şeyler, kendiliğinden bırakılır.

 🥰
10/02/2026

🥰

Bazı yollar hiç yürünmediği için değil, tam yürünecekken vazgeçildiği için içimizde kalır. Gidilemeyen yollar çoğu zaman...
27/01/2026

Bazı yollar hiç yürünmediği için değil, tam yürünecekken vazgeçildiği için içimizde kalır. Gidilemeyen yollar çoğu zaman kaderin kapattığı patikalar değildir; cesaretle korku arasındaki o ince eşikte kendi kendimize ördüğümüz duvarlardır. Ve bu yollar, yıllar sonra “keşke” adıyla geri döner. Keşke, pişmanlıktan daha karmaşık bir duygudur. Pişmanlık yapılan bir şeyle ilgilidir; keşkeler ise olunmayan bir benlik etrafında dolaşır. “Yapsaydım ne olurdu?”dan çok, “o ben olsaydım kim olurdum?” sorusunu taşır. Bu yüzden keşkeler yalnızca geçmişe değil, kimliğimize dokunur. İnsan çoğu zaman gerçekten olmak istediği yerlerde mi değildir, yoksa olmaktan korktuğu yerlerde mi sıkışıp kalmıştır? Bu sorunun cevabı genellikle rahatsız edicidir. Çünkü fark ederiz ki bulunduğumuz yer, tamamen yanlış olduğu için değil; tanıdık olduğu için seçilmiştir. Psikolojide buna alışılmış benlik denebilir: Acı verse bile bildiğimiz, öngörülebilir ve kontrol edilebilir bir kimlik. Gerçekten olmak istediğimiz yerler ise genellikle belirsizdir. Orada başarısız olma ihtimali vardır, reddedilme riski vardır, hatta yalnız kalma ihtimali. En önemlisi: Orada artık eski hikâyemizi anlatamayız. Çünkü yeni bir yerde, eski mazeretler geçersizleşir. Ve insan çoğu zaman mutsuzluğundan çok, mazeretlerini kaybetmekten korkar. Bu yüzden bazı insanlar “istemediği bir hayatı” yaşamaz; aslında kendi potansiyelinin tanığı olmamak için bilinçdışı bir anlaşma yapar. “Denemedim” demek, “denedim ve olmadı” demekten daha güvenlidir. Keşke bu yüzden bazen bir savunma mekanizmasıdır: Acıyı erteler ama bedelini büyütür. Bazı insanlar kendi hayatlarını yaşamaz. Daha doğrusu, yaşadıklarını sanırlar ama içten içe bunun kendilerine ait bir hayat olmadığını bilirler. Sabah uyanırlar, sorumluluklarını yerine getirirler, sosyal olarak “normal” bir çizgide ilerlerler. Dışarıdan bakıldığında eksik bir şey yoktur. Ama içeride, adı konulamayan bir yabancılık hissi vardır: Sanki biri onların yerine karar vermiş, onlar da bu kararların içinde usulca kaybolmuştur. En acı farkındalık şudur:
İnsan her zaman yanlış bir hayat yaşamaz.
Bazen sadece kendi hayatına gelememiştir.

Harika bir yayındı❤️
19/01/2026

Harika bir yayındı❤️

Sevgi Diye Sunulan Bir YıkımSorunun kendinde olduğunu asla düşünmeni istemezler. Yaşadıklarının sorumluluğunu sana yükle...
10/01/2026

Sevgi Diye Sunulan Bir Yıkım

Sorunun kendinde olduğunu asla düşünmeni istemezler. Yaşadıklarının sorumluluğunu sana yüklerken, kendi yaptıklarını ustalıkla gizlerler.
Seni, yaşananların asıl kaynağı gibi gösterirler.
Seni çileden çıkarana kadar uğraşırlar.
En zayıf noktalarını sabırla gözlemler,
oradan vururlar. Bazen bir sözle, bazen bir sessizlikle, bazen de tehditlerle. "Bana zarar verdi ama hâlâ beni sevdiğine inanmamı bekliyor…” Eğer bu cümleler sana tanıdık geliyorsa, bir manipülasyon döngüsünün içindesin demektir. Sessizce yok edenler bağırmaz. Kırmaz gibi yapar, ama içten içe çürütür. Gücünü, özgüvenini, kendine olan inancını yavaş yavaş alır senden. Ve sen bir noktada kendinden şüphe etmeye başlarsın: Hislerinden, düşüncelerinden, hatta neyi hak ettiğinden bile. Bir noktada şu gerçekle yüzleşirsin: Herkes herkese kıyardı da,
sen bana kıyamazdın sanırdım. Sandığımla sınandım. Cemal Süreya’nın dediği gibi:
“Seni severken kendimi çok üzdüm.”Ama bu farkındalık bir son değil, bir başlangıçtır. Bazı insanlar kalbine değil, yarana dokunur.
Amaçları iyileştirmek değil; bağımlılık yaratmak, kontrol etmek, yönlendirmektir. Nietzsche’nin ifadesiyle: "İnsan, en çok güvendiği yerden yara alır.” Bu noktada sevgi, şefkatten uzaklaşıp
bir baskı aracına dönüşür. İncitilirsin, sonra da Sen gerçek sevgiyi bilmiyorsun denilerek susturulursun.

Gerçek sevgi can yakmaz.
Gerçek sevgi tehdit etmez.
Gerçek sevgi seni kendinden şüphe ettirmez.

Ve artık biliyorsun
hangi insanlardan uzak durman gerektiğini,
hangi sevgilerin seni küçülttüğünü,
hangi sessizliklerin seni koruduğunu.

Hayatın en muhteşem dönemidir çocukluk, En büyük suçu acıkmak ve kirletmek, en büyük görevi yemek ve uyumaktır.Henüz tan...
09/01/2026

Hayatın en muhteşem dönemidir çocukluk, En büyük suçu acıkmak ve kirletmek, en büyük görevi yemek ve uyumaktır.
Henüz tanımamıştır. Yalanı, dolanı, azdır hüzünleri çocukluğun, çoktur sevinçleri, ağlamasının hemen yanındadır kıkırdak gülüşleri çocukların, büyüyüp geliştikçe farkında bile olmadan uçurur birer birer yüreğindeki masum kuşları, çoğunlukla da hiçler uğruna!.. Ne varlık ne darlık umurundadır, kin ve kederin kaf dağının ardında dahi olmadığı, en büyük acılarının öpülünce geçenler olduğu, şahane dönemidir insanoğlunun hayatında çocukluk...

İnsan bazen kendi içinden sürgün edilir. Ne bir bavul vardır elinde, ne de gideceği yerin adı. Sadece içinden kopup gele...
09/01/2026

İnsan bazen kendi içinden sürgün edilir. Ne bir bavul vardır elinde, ne de gideceği yerin adı. Sadece içinden kopup gelen bir boşluk…
Ve o boşluğun içinde yankılanan, artık tanımadığı bir kalp sesi. Duygusal yabancılaşma, insanın kendine karşı işlediği en sessiz suçtur. Ne kan akar, ne çığlık yükselir. Ama bir şeyler eksilir. Önce heyecan gider. Sonra özlem. En son da hissetmenin kendisi. Eskiden bir bakışla ısınan kalp, şimdi soğuk bir cam gibi. Dokunursun ama geçmez. Hissetmeye çalışırsın ama ulaşamazsın. Çünkü artık duygular, insanın içinde değil; ona uzaktan bakan bir gölge gibidir. Psikoloji buna duygusal kopukluk der. Ben ise buna ruhun yorgunluğu diyorum. Çünkü insan, her şeyden önce hissetmekten yorulur. Sürekli güçlü olmaktan. Sürekli anlam vermeye çalışmaktan. Sürekli kırılmamaya çalışmaktan. Araştırmalar gösterir ki, uzun süreli stres, bastırılmış duygular ve travmatik deneyimler beynin amigdala ve prefrontal korteks arasındaki bağını zayıflatır. Yani insan, hissettiğini fark eder ama ona ulaşamaz. Duygu vardır, ama temas yoktur. Duygusal yabancılaşma, insanın başkalarından değil, kendi iç sesinden uzaklaşmasıdır. Kendi acısına bile mesafe koyması… Çünkü acı, artık taşınamayacak kadar ağırdır. insan her ne kadar duygularından uzaklaşsa da, onları tamamen kaybetmez. Sadece derinlere gömer.

Ve bir gün,
küçük bir an,
bir şarkı,
bir bakış,
ya da bir cümle…

O gömülü duygulara dokunur.

İşte o an, insan yeniden kendine döner.

Ergenlik, yetişkinliğin mantığıyla kavranabilecek bir dönem değildir. Çünkü ergenlik, henüz tamamlanmamış bir benliğin, ...
07/01/2026

Ergenlik, yetişkinliğin mantığıyla kavranabilecek bir dönem değildir. Çünkü ergenlik, henüz tamamlanmamış bir benliğin, kendini dünyaya fırlatırken çıkardığı sestir. Bu ses bazen öfke olur, bazen suskunluk, bazen aşırı neşe, bazen de sebepsiz görünen bir hüzün. Biz bu sesi “abartı” diye etiketleriz. Oysa felsefede bilinir: İnsan, en çok kendini ararken gürültülüdür. Ergenliği çoğu zaman bir “geçiş dönemi” olarak tanımlarız. Oysa bu tanım fazla düzenlidir. Ergenlik, daha çok bir boşluk hâlidir. Ne çocuk olmanın güvenli saflığında, ne de yetişkinliğin yerleşmiş kimliğinde… Arada. Askıda. Belirsiz.

Felsefe bize şunu söyler: İnsan, belirsizlikle karşılaştığında kaygı duyar. Ergenlik tam olarak budur. Kimliğin henüz oturmadığı, anlamın sürekli yer değiştirdiği bir alan. Ergen, bu boşlukta tutunacak bir şey arar. Biz ise ondan netlik, tutarlılık ve mantık bekleriz. İşte ilk kopuş burada yaşanır. Ergenin davranışına odaklanırız. Oysa felsefi bir bakış bize şunu fısıldar: Davranış, görünen yüzdür; asıl mesele varoluşsal sorudur. Ergen “neden böyle davranıyor?” değil, “nasıl bir dünyada var olmaya çalışıyor?” sorusuyla anlaşılabilir.

Ergen, kendini dünyaya kabul ettirmeye çalışırken aynı anda dünyaya itiraz eder. Bu bir çelişki gibi görünür ama insan olmak zaten çelişkilerle var olmaktır. Yetişkinler bu çelişkiyi çoktan bastırmıştır. Ergen ise henüz bastıramaz; çünkü henüz vazgeçmemiştir. Ergeni anlamak, bizi rahatsız eden bir şeyle yüzleşmeyi gerektirir: Kendi bastırdığımız ergenliğimizle. Ergenin soruları, yetişkinin çoktan cevapladığını sandığı ama aslında üstünü örttüğü soruları yeniden açar.
“Ben kimim?”
“Hayat neden böyle?”
“Bu dünyada yerim var mı?” Biz “abartıyorsun” diyoruz.
O ise “ben var mıyım?” diye soruyor.

Belki de ergenlik anlaşılmak istemiyor.
Sadece yargılanmadan, düzeltilmeden,
orada birinin durmasını istiyor.

Sessizlik bazen bir durum değil, bir iç iklimdir. İnsan sustuğu için yalnız hissetmez; yalnız hissettiği için susar. Ve ...
24/12/2025

Sessizlik bazen bir durum değil, bir iç iklimdir. İnsan sustuğu için yalnız hissetmez; yalnız hissettiği için susar. Ve bu susuş, zamanla bir dil hâline gelir. Kimseyle paylaşılmayan ama sürekli kendine konuşan bir dil. Yetersizlik duygusu çoğu zaman bir düşünce değil, bedensel bir histir. Göğüste ağırlık, midede kasılma, omuzlarda istemsiz bir çöküş… İnsan “yetersizim” diye düşünmeden önce, bunu zaten hisseder. Zihin sonra gelir ve bu hissi gerekçelendirecek kanıtlar arar. Sessizlik, bulunabilecek en kolay kanıttır. Değerlilik algısı, insanın kendine sorduğu bir soruyla başlar ama cevabını çoğunlukla başkalarından bekler: Ben önemli miyim? Cevap gelmediğinde soru değişir: Neyim eksik? İşte kırılma burada olur. Çünkü eksiklik duygusu bir kez yerleşti mi, insan her boşluğu kendi aleyhine yorumlar. Kimsenin yazmaması unutulmak olur, kimsenin sormaması gereksiz olmak. Sessizlik artık tarafsız değildir; suçlayıcıdır. Psikolojik olarak sessizlik, zihnin en savunmasız olduğu alandır. Dış uyaranlar azaldıkça iç sesler yükselir. Ve o sesler çoğu zaman şefkatli değildir. Çünkü yetersizlik duygusu eleştirel bir iç figürle birlikte gelir. Sürekli tetikte olan, kusur arayan, “daha iyi olmalıydın” diyen bir ses. Bu ses genellikle geçmişten mirastır. Bir zamanlar görülmeyen, duyulmayan, yeterince karşılık bulmayan benliğin içselleşmiş yankısıdır. Değersizlik hissi çoğu zaman pasiftir. İnsan isyan etmez; silinir. Daha az yer kaplar, daha az talep eder, daha az hisseder. Bu bir tür psikolojik küçülmedir. Görünmez olmanın, yeniden reddedilmekten daha az acıttığına inanılır.

İnsan çoğu zaman istemez; hak sanır. İstemek kırılgandır, hak sanmak ise emindir. Bu yüzden benlik, arzunun taşıdığı bel...
24/12/2025

İnsan çoğu zaman istemez; hak sanır. İstemek kırılgandır, hak sanmak ise emindir. Bu yüzden benlik, arzunun taşıdığı belirsizliğe dayanamadığında onu ahlaki bir kesinliğe dönüştürür. “İstiyorum” demek yerine “olması gerekir” denir. İşte ilişki tam da burada, görünmez bir eşikten geçer: arzunun alanından, talebin iktidarına. Adı konmayan talepler bu eşikte doğar. Söylenmezler ama beklenirler. Dile gelmedikleri için masum görünürler; oysa en bağlayıcı olanlar da onlardır. Çünkü karşı taraf, bilmediği bir sınavdan geçmek zorunda kalır. Başarısızlık, ihmalden değil; davetin hiç yapılmamış olmasındandır. Hayal kırıklığı böylece bir iletişim sorunu olmaktan çıkar, varoluşsal bir suçlamaya dönüşür. Belki de en zor olan şudur: Kendi arzularımızla yüzleşmek. Onları hak sanmadan, talebe dönüştürmeden, olduğu hâliyle sahiplenebilmek. İstemek, karşı tarafın özgürlüğünü kabul etmeyi gerektirir. Hak sanmak ise o özgürlüğü tehdit eder. İlişkilerin çoğu sevilmediği için değil, özgür bırakılmadığı için çözülür.

Gülümsemek bazen dudaklarda beliren bir kıvrımdan çok daha fazlasıdır; insanın içinden geçen fırtınalara rağmen hayata “...
02/12/2025

Gülümsemek bazen dudaklarda beliren bir kıvrımdan çok daha fazlasıdır; insanın içinden geçen fırtınalara rağmen hayata “Ben buradayım” deyişidir. Kırıldığımız, yorulduğumuz, sessizce kendimize gömüldüğümüz anlarda bile bir anlık gülümseme, ruhun karanlık odalarına sızan ince bir ışık gibi gelir. Belki her şeyi çözmez, belki acıları susturmaz, ama yürümeye değer bir yol olduğunu hatırlatır.

Hayata tutunmak çoğu zaman büyük sözlerle değil, küçük dirençlerle olur. Sabah uyanıp derin bir nefes almak, yorgun göğsümüzün içinden geçen sıkıntıya rağmen adım atmak, içimizde büyüyen bütün sorulara rağmen kendimize sessizce “Devam edeceğim” demektir. Yaşamak; düşmekle kalkmak arasında kurduğumuz o ince köprüde, her adımda kendimize yeniden varlık vermektir.

Ve bazen, hiç kimsenin fark etmediği bir gülümseme, o köprüyü ayakta tutan tek şeydir… Çünkü gülümsemek, içimizdeki en kırılgan yerden bile hayatın tekrar filizlenebilme ihtimaline inanmaktır.

Duygusal açlık çoğu zaman ilk bakışta bir eksiklik duygusu gibi görünür; içimizde tanımlayamadığımız, adı konmamış bir b...
01/12/2025

Duygusal açlık çoğu zaman ilk bakışta bir eksiklik duygusu gibi görünür; içimizde tanımlayamadığımız, adı konmamış bir boşluk. Fakat dikkatle bakıldığında, bu boşluğun yalnızca sevgiye veya onaya duyulan bir ihtiyaçtan değil, çok daha derin bir kırılmadan beslendiği anlaşılır: Kendimizi kimden ve nasıl öğrendiğimiz kırılması. Duygusal açlık çoğu zaman romantik ilişkilerde, dostluklarda, sosyal rollerde yinelenen bir kalıp olarak belirir. İnsan kendini sürekli doyurulmayı beklerken bulur: daha fazla ilgi, daha fazla değer, daha fazla görülme arzusu… Oysa bu açlık çoğu kez dışarıya değil, içeriye yöneliktir. Bireyin kimliği, kendisi hakkında kurduğu en büyük hikâyedir. Ancak bu hikâye çoğu zaman otantik bir anlatı değil, hayatta kalmak için düzenlenmiş bir senaryodur.
Örneğin:
• “Güçlü olmalıyım, yoksa incinirim.”
• “Hep verici olmalıyım, yoksa beni bırakırlar.”
• “Yeterince iyi değilsem sevilmem.” Bu cümleler çocukluk döneminde işlevsel olabilir; fakat yetişkinlikte ruhun hareket alanını daraltan görünmez duvarlara dönüşür.
Kimlik kurgusu, bireyin özünden uzaklaştıkça daha çok tamamlama ihtiyacı duyar; işte bu noktada duygusal açlık kronik bir hâl alır.

Address

Hürriyet Mahallesi Ziya Şira Sokak Cengizhan Konakları B Blok Kat: 2 Daire: 7
Tekirdag

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Kognitif Psikoloji posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Practice

Send a message to Kognitif Psikoloji:

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram

Category