24/12/2025
Sessizlik bazen bir durum değil, bir iç iklimdir. İnsan sustuğu için yalnız hissetmez; yalnız hissettiği için susar. Ve bu susuş, zamanla bir dil hâline gelir. Kimseyle paylaşılmayan ama sürekli kendine konuşan bir dil. Yetersizlik duygusu çoğu zaman bir düşünce değil, bedensel bir histir. Göğüste ağırlık, midede kasılma, omuzlarda istemsiz bir çöküş… İnsan “yetersizim” diye düşünmeden önce, bunu zaten hisseder. Zihin sonra gelir ve bu hissi gerekçelendirecek kanıtlar arar. Sessizlik, bulunabilecek en kolay kanıttır. Değerlilik algısı, insanın kendine sorduğu bir soruyla başlar ama cevabını çoğunlukla başkalarından bekler: Ben önemli miyim? Cevap gelmediğinde soru değişir: Neyim eksik? İşte kırılma burada olur. Çünkü eksiklik duygusu bir kez yerleşti mi, insan her boşluğu kendi aleyhine yorumlar. Kimsenin yazmaması unutulmak olur, kimsenin sormaması gereksiz olmak. Sessizlik artık tarafsız değildir; suçlayıcıdır. Psikolojik olarak sessizlik, zihnin en savunmasız olduğu alandır. Dış uyaranlar azaldıkça iç sesler yükselir. Ve o sesler çoğu zaman şefkatli değildir. Çünkü yetersizlik duygusu eleştirel bir iç figürle birlikte gelir. Sürekli tetikte olan, kusur arayan, “daha iyi olmalıydın” diyen bir ses. Bu ses genellikle geçmişten mirastır. Bir zamanlar görülmeyen, duyulmayan, yeterince karşılık bulmayan benliğin içselleşmiş yankısıdır. Değersizlik hissi çoğu zaman pasiftir. İnsan isyan etmez; silinir. Daha az yer kaplar, daha az talep eder, daha az hisseder. Bu bir tür psikolojik küçülmedir. Görünmez olmanın, yeniden reddedilmekten daha az acıttığına inanılır.