Doç. Dr. Şafak Nakajima

Doç. Dr. Şafak Nakajima Biyopsikososyal Tıp doktoru, birey/aile danışmanı, sosyolog, felsefeci, yazar
"Endişesiz İlaçsız"
"İlişkilerin Karanlık Kuyuları" Merhaba, ben Doç.

Dr. Şafak Nakajima. Tıp doktoru, birey ve aile danışmanı, sosyolog ve felsefeciyim. Amerika, Japonya, Kanada, İngiltere, Çin ve Türkiye’de aldığım disiplinler arası eğitimlerle, farklı kültürlerde kazandığım deneyimleri bir araya getirerek Bütüncül Yaşam Danışmanlığı modelini geliştirdim. Bu model; hastalık odaklı bir tanı, tedavi ya da terapi yöntemi değil, öğrenmeye, farkındalık kazanmaya, gelişmeye ve dönüşüme odaklanan bir danışmanlık sürecidir. Kitaplarım ve yazılarım, bu danışmanlık yaklaşımına kaynak oluşturan temel konular üzerine kaleme alınmıştır. Amacım; güvenli, saygılı ve bilgiye dayalı bir ortamda insanların kendilerini daha iyi tanımalarına, yaşamı akıl süzgecinden geçirerek değerlendirmelerine ve karşılaştıkları zorluklar karşısında iç dengelerini koruyarak kendi çözümlerini üretebilmelerine destek olmaktır. Zamanla güçlenen, doğru seçimler yapabilen, yaşamının direksiyonuna geçen ve hayatını anlamlı kılabilen bir birey olmak…

Bu uzak bir ideal değil; bilinçli adımlarla ve doğru rehberlikle gerçeğe dönüşen bir yolculuktur.

YIL BAŞI NOTLARI: NE YAŞADIK, NE ÖĞRENDİKDoç. Dr. Şafak NakajimaYaşamın en değişmez gerçeği geçiciliktir. Hiç kimse ve h...
01/01/2026

YIL BAŞI NOTLARI: NE YAŞADIK, NE ÖĞRENDİK

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Yaşamın en değişmez gerçeği geçiciliktir. Hiç kimse ve hiçbir şey kalıcı değildir. Yıllar da öyledir. 2025, her birimize bir şeyler katarak ya da bizden bir şeyler alarak gelip geçti.

Çoğumuz, biten bir yılın ardından kısa da olsa bir muhasebe yapmayız. Oysa bu çok kıymetlidir. Ne yaşadığımızın farkında olursak, geleceğe dair niyetimizi daha sağlam belirleriz. Hayat beklenmedik virajlar getirdiğinde bile, seçimlerimizi daha akılcı yaparız.

Kendi adıma, 2025 yılında sosyoloji ve felsefe lisans eğitimlerimi tamamladım; böylece bu alanlardaki uzun yıllara dayanan bilgi birikimimi daha güçlü bir zemine oturttum. Artık tıp, Doğu ve Batı psikolojisi, sosyoloji ve felsefe eğitimlerimi bir araya getirerek kurduğum bütüncül bir danışmanlık sistemiyle, yaşamına akılcı ve bütüncül bir yön vermek isteyen; öğrenerek gelişmenin ve iyi olma hâlini güçlendirmenin önemini bilen kişilere bireysel danışmanlık veriyorum. Üstelik dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, teknoloji sayesinde buluşabiliyoruz. Bunun yanında, atölye çalışmalarımla gruplara yaşamın farklı alanlarına dokunan eğitimler düzenliyorum.

Öte yandan elbette, bireysel gücümü aşan sorunların üzüntüsünü de içimde taşıyorum. Ben yaşadığı topraklardan ilham alan bir yazarım. Ülkemizde derinleşen yoksulluk, şiddetin her türü ve madde bağımlılığı gibi duyduğumuz birbirinden acıtıcı haberler nedeniyle zaman zaman çaresiz hissediyorum. Buna rağmen umudu diri tutmaya, olana bitene gözlerimi kapatmadan, danışanlarımın ve okurlarımın içindeki ışığı güçlendirecek bir dil kurmaya özen gösteriyorum.

Sizlere de, geçen yılın kısa bir muhasebesini yapmanıza yardımcı olacak bazı sorular hazırladım. Aşağıdaki soruları dikkatle düşünerek cevaplayın:

• 2025 yılında size en çok neyin içten bir mutluluk hissettirdiğini hatırlayın. Bu deneyim neden size bu kadar iyi geldi?
• Geçen yıl “bunu ben başardım” dediğiniz en güçlü adım neydi? Bu başarı sizde nasıl bir gurur duygusu uyandırdı?
• Kendinizi zorlayıp yine de yaptığınız, yüreklilik gerektiren davranış hangisiydi? Bu deneyim size kendinizle ilgili hangi gerçeği gösterdi?
• Keşke başka türlü yapsaydım dediğiniz en belirgin hatanız neydi? Bugün aynı durum olsa, hangi dersle farklı davranırdınız?
• İçinizde en derin şükran duygusunu uyandıran şey neydi? Bu şükranın arkasında kim(ler)in, hangi koşulun ya da hangi desteğin payı vardı?

Dilerim cevaplarınız, 2026 niyetlerinizi belirlemenize katkıda bulunur. Sağlık, başarı ve huzur dolu bir yeni yıl diliyorum.

Sevgilerimle…

Bütüncül Danışmanlık ve atölye çalışmalarıma ilişkin bilgi almak için iletişime geçebilirsiniz.
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

BEYNİN YOLCULUĞUDoç. Dr. Şafak NakajimaBeynin yaşlanmasını uzun süre tek yönlü bir süreç olarak düşünüp, zamanla yavaşla...
27/12/2025

BEYNİN YOLCULUĞU

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Beynin yaşlanmasını uzun süre tek yönlü bir süreç olarak düşünüp, zamanla yavaşlayan, zayıflayan ve kaçınılmaz biçimde inişe geçen bir hikâye gibi ele aldık. Oysa son yıllarda yapılan geniş ölçekli çalışmalar, bu anlatının gerçeği tam olarak karşılamadığını gösteriyor. Beyin, yaşam boyunca düz bir çizgide ilerlemiyor; belirli eşiklerden geçerek kendini yeniden düzenleyen, dönem dönem farklı bir işleyişe bürünen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor.

Geçtiğimiz günlerde Nature Communications dergisinde yayımlanan ve 0 ile 90 yaş arasındaki 3.802 kişinin beyin taramalarını karşılaştıran bir çalışmayı okudum. Bu çalışmada araştırmacılar, beynin bağlantılarını zaman içinde haritalandırarak insan yaşamı boyunca dört temel dönüm noktası tespit ediyorlar. Bu eşikler yaklaşık olarak 9, 32, 66 ve 83 yaşlarında ortaya çıkıyor. Bulgular, beynin yaşam boyunca beş ayrı evreden geçtiğini düşündürüyor. Üstelik bu evreler yalnızca biyolojik değişimlerle sınırlı kalmıyor; düşünme biçimimizi, kararlarımızı, duygularımızı ve dünyayla kurduğumuz anlam ilişkisini de dönüştürüyor. Gelin, bu evrelere biraz daha yakından bakalım.

Araştırmaya göre ilk evre, doğumdan 9 yaşına kadar uzanan dönemdir. Bu yıllarda beynin temelleri atılırken, nöronlar arasında olağanüstü sayıda sinaptik bağlantı oluşur. Sinapslar, sinir hücrelerinin birbiriyle iletişim kurduğu temas noktalarıdır; yani beynin içindeki gerçek “yollar”dır. Bu dönemde beyin, hangi deneyimlerin, hangi becerilerin ya da hangi ilişkilerin gerekli olacağını henüz bilmediği için neredeyse her yöne doğru sinaptik yollar açar.

Zaman içinde bu yolların kaderini kullanım belirler. Sık kullanılan sinapslar güçlenir, daha hızlı ve etkili hâle gelir. Nadiren ya da hiç kullanılmayan bağlantılar ise budanır. Beynin gereksiz yükten arınarak daha verimli çalışmasını sağlayan bu süreç, sinaptik budanma olarak adlandırılır ve öğrenmenin temel mekanizmalarından biridir.

Bu nedenle erken yıllarda yaşanan temas, güven ya da güvensizlik duygusu, bakımın sürekliliği ve niteliği yalnızca psikolojik izler bırakmaz; doğrudan sinaptik haritayı şekillendirir. Hangi yolların güçleneceği, hangilerinin silikleşeceği bu deneyimlerle belirlenir. Bu evrede beynin büyük bir potansiyel taşıdığını ama aynı ölçüde hassas olduğunu görürüz; çünkü kurulan ya da kurulmadan budanan her sinaps, ileriki yılların zihinsel ve duygusal işleyişine zemin hazırlar.

İkinci evre, yaklaşık 9 ile 32 yaş arasını kapsar. Bu dönemde amaç artık bağlantıları çoğaltmak değil, düzenlemektir. Beyin verimliliğe yönelir. Dürtülerle duygular arasındaki denge, risk alma biçimi, uzun vadeli düşünme ve kimlik duygusu bu yıllarda şekillenir. Ön alın bölgesi gelişimini bu evrenin sonuna kadar sürdürür. Bu nedenle gençlikte verdiğimiz bazı kararlar, yıllar sonra bize yabancı ya da hatalı görünebilir. Beynimiz bu aşamada deneyerek öğrenir; yanıldığını fark eder, düzeltir ve yeniden dener.

Üçüncü evre, 32 ile 66 yaş arasını kapsayan denge ve uzmanlaşma dönemidir. Bağlantı sayısı azalır; ancak kalan yollar daha etkili çalışır. Deneyimlerimiz birikir, sezgilerimiz keskinleşir, karmaşık durumları daha bütünlüklü biçimde okuyabiliriz. Unutkanlıklar belirse bile bunun çoğu zaman bir bozulma olmadığını; beynin artık her uyaranla ilgilenmemeyi seçmesiyle ilişkili olduğunu fark ederiz.

Dördüncü evre, 66 ile 83 yaş arasına karşılık gelir. Beyin bölgeleri arasındaki iletişim yavaşlar, bilgi aktarımı ağırlaşır ve bazı bilişsel işlevlerde zorlanmalar yaşanabilir. Ancak bu dönemi yalnızca kayıplarla tanımlamak eksik kalır. Beynin alternatif yollar geliştirdiğini, daha az ama daha kritik ağlara yöneldiğini görürüz. Bu nedenle bazı kişilerde duygusal denge artar, tepkiler yumuşar ve hayat daha geniş bir çerçeveden okunur. Hız azalırken, anlam dünyasının derinleşebildiğine tanıklık ederiz.

Beşinci evre, 83 yaş ve sonrasıdır. Bu dönemde beyin sadeleşir. Fazlalıklar elenir, temel işlevleri sürdüren çekirdek ağlar kalır. Bu evre herkes için aynı biçimde ilerlemez. Kimi bireylerde çözülme hızlanırken, kimilerinde dikkat çekici bir zihinsel dayanıklılık korunur. Yaşam boyunca sürdürülen zihinsel uğraşlar, okuma, sosyal bağlar, merak ve anlam arayışı bu çekirdeğin gücünü belirler.

Özetlersek, beynin yaşlanması bir çöküş hikâyesi değil, her evrede başka bir ihtiyacın, başka bir gücün ve başka bir potansiyelin ortaya çıktığı bir dönüşüm sürecidir. Beynimizin yalnızca bazı becerilerini yitirmediğini; uyum sağlamayı öğrendiğini, yeniden örgütlendiğini ve yaşamı nasıl yapılandırdığımıza göre biçim değiştirdiğini görürüz.
Beyin, hangi yaşta olursak olalım, nasıl yaşadığımızdan etkilenmeye devam eder. İlişkilerimizden, merakımızdan ve anlam arayışımızdan kopuk değildir. Yaş almak zihinsel ve insani bir yolculuktur. Üstelik bu yolculuk, eğer daha çok okur, düşünür, üretir, paylaşır ve kendimize yatırım yaparsak, sandığımızdan çok daha canlı ve anlamlı bir hâl alabilir.

Bütüncül Danışmanlık ve atölye çalışmalarıma ilişkin bilgi almak için iletişime geçebilirsiniz.
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

FİLLER DUŞ ALIRKENDoç. Dr. Şafak NakajimaGece yağmur yağmıştı. Sabah, yılbaşı için yurt dışından gelen altı yaşındaki to...
24/12/2025

FİLLER DUŞ ALIRKEN

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Gece yağmur yağmıştı. Sabah, yılbaşı için yurt dışından gelen altı yaşındaki torunuma yağmurun sesini duyup duymadığını sordum. Bir an durdu, düşündü. “Hımm…” dedi. “Belki de fillerin duş aldığını duydun.”
Şaşırdım ve ne demek istediğini sordum. “Sen bu soruyu sorunca aklımda böyle bir şey belirdi,” dedi. Onun için yağmur, sadece gökten düşen su değildi. Zihninde hemen bir sahne kuruldu; suyla oynayan filler belirdi. Kimsenin öğretmediği, mantıkla açıklanmayan, kendiliğinden doğan bir hayaldi bu.

Çocukların dünyası böyle çalışır. Sesleri görüntüye, görüntüleri öyküye, sıradan olanı anlamlı olana dönüştürürler. Biz yetişkinler ise çoğu zaman “yağmur yağdı” demekle yetiniriz. Oysa bir çocuk için dünya, henüz kapanmamış bir hayal alanıdır.

Bugünün eğitim sistemi ise çocukları hayal kurmaktan vazgeçirmeye, “gerçekçi” olmaya zorlayan bir baskı üzerine kurulu. Hayal kuran öğrenci sıkıcı derse odaklanmaya zorlandıkça zamanla dünyayı sorgulamayı bırakıyor. Sorgulamaya devam eden çocuk ise sorun gibi görülüyor; merakı, hareketliliği ve coşkusu bir tanının içine yerleştiriliyor.

Bilim insanlarına göre çocukların yüzde 98’i yaratıcı birer deha olarak doğuyor. Ancak bu oran yetişkinliğe gelindiğinde şaşırtıcı biçimde yüzde 2’ye düşüyor. Ne yazık ki çevreye uyumlu ve toplumun standartlarına göre “okuryazar” bireyler yetiştirme sürecinde, çocukların yaratıcılıkla olan bağları koparılıyor. Ders kitabını ezberlemenin iyi notlara, iyi notların iyi bir üniversiteye, onun da “iyi bir işe” götürdüğü fikrini dayatıyoruz. Böylece çocukları bir kutunun içine hapsedilmiş bir ürüne dönüştürüyoruz. Parlak zihinler beslenmiyor, yetenekli sanatçılar fark edilmiyor, yaratıcılık yavaş yavaş köreliyor.

Oysa hayal gücü, çocuğun karşılaştığı olaylara bambaşka bir açıdan bakabilme becerisidir. Daha önce hiç sorulmamış sorulara yanıt aramaktır. Hiç yazılmamış bir şarkıyı duymak, yalnızca zihninde var olan bir hikâyeyi kâğıda dökmek, boş bir tuvalde bir eser görebilmektir. Projeler yapma, problemleri çözme, hayalleri gerçeğe dönüştürebilme gücüdür.
Sürekli oturmak, ezberlemek, sınavlara girmek, üniversiteye başvurmak ve ileride para uğruna monoton bir işe razı olmak döngüsü bir çocuğu gerçek hayata hazırlamaz. Ancak sınırlarının ötesine geçmesine izin verildiğinde, yaratıcılığının izini bırakabilir ve tarihin akışını değiştirebilir.

Bu yüzden karşılaştığımız her çocuk için bir özgürlük alanı açmamız gerekir. Sorgulama özgürlüğü. Kendisi olma özgürlüğü. Ve en önemlisi, zaten oldukları yaratıcı dehalar olabilme özgürlüğü.

O gece fillerin duş alıp almadığını bilmiyorum. Ama o sahne artık benim de zihnimde yaşıyor...

Bilgi ve iletişim:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

ÇÖLLERDEN ‘DELETE’EDoç. Dr. Şafak NakajimaOrpheus, müziğiyle doğayı bile büyüleyen bir ozandır. Lirini çaldığında rüzgâr...
20/12/2025

ÇÖLLERDEN ‘DELETE’E

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Orpheus, müziğiyle doğayı bile büyüleyen bir ozandır. Lirini çaldığında rüzgâr durur, hayvanlar sakinleşir, en sert kayalar bile yumuşar. Eurydike ise onun büyük aşkıdır. Birbirlerine derin bir bağla tutunurlar. Bir gün Eurydike bir yılan tarafından sokularak ölür. Orpheus’un dünyası darmadağın olur. Sevdiğini kaybetmeyi kabullenemez ve onu geri getirmek için yaşayanların dünyasını bırakıp yeraltına, Hades’in karanlığına inmeye karar verir. Bu, neredeyse hiç kimsenin göze alamayacağı bir yolculuktur.

Doğuda da benzer bir içsel yolculuğu Kays ile Leyla’nın hikâyesinde görürüz. Çocukluklarında başlayan yakınlıkları zamanla öyle derin bir aşka dönüşür ki Kays’ın adı unutulur, herkes ona Mecnun der. Aşkı onu dünyadan koparmış, kendi içine doğru uzanan bir arayışa sürüklemiştir. Leyla’nın ailesi bu hâli “delilik” olarak görür ve kızlarını ondan uzak tutar. Mecnun çöllere çekilir. Aşkı artık Leyla’nın bedeninden çok, onun varlığının anlamına dönüşür.

Batı edebiyatında Romeo ile Juliet’in hikâyesi, aşk için her şeyi göze almanın sembolüdür. Düşman iki ailenin çocuklarıdır onlar. Bu düşmanlığın nedeni bile unutulmuştur; nefret kuşaktan kuşağa devredilir. Bir baloda karşılaşır ve birbirlerine tutulurlar. Aşkları tehlikelidir. Yine de riski göze alır, geri adım atmazlar. Juliet ailesi tarafından başka biriyle evlendirilmeye zorlanınca gençler yeniden kavuşmak için riskli bir plan yaparlar. Juliet ölüm benzeri bir uykuya dalmasını sağlayan bir iksir içer. Fakat haber Romeo’ya yanlış ulaşır. O, Juliet’in gerçekten öldüğüne inanır. Mezara gider, sevdiğinin cansız sandığı bedenine bakar ve yaşama tutunacak hiçbir şey kalmadığını düşünerek kendi hayatına son verir. Romeo’nun ölümünden kısa süre sonra Juliet uyanır. Sevdiğini yanında ölü bulunca o da aynı yolu seçer.

Ferhat ile Şirin’in hikâyesi de aynı yoğunluğu taşır. Ferhat, Şirin’i gördüğü anda ona tutulur. Şirin de bu sevgiye karşılık verir. Fakat Şirin’in ablası Mehmene Banu bu aşkı kıskanır ve engellemek ister. Aşıkları ayırmak için Ferhat’a neredeyse imkânsız bir görev verir: Dağları delip şehre su getirmek. Ferhat aşkının gücüyle bu zorlu işe girişir. Kayalara vurduğu her darbede Şirin’e duyduğu sevgi büyür. Dağlar çatlar, suyun yolu açılır. Tam kavuşacakları sırada Mehmene Banu bir yalan yayar: Şirin’in öldüğü haberi. Ferhat bu acıya dayanamaz. Şirin gerçeği öğrenip koşarak geldiğinde artık çok geçtir. Aşkları mücadeleyle yoğrulmuş olsa da trajik bir sona ulaşır.

Bunları neden anlattığımı merak etmiş olabilirsiniz. Danışanlarım benden aşk üzerine bir grup çalışması düzenlememi istiyor. Bu çalışmayı planlamaya başladım. Ancak asıl güçlük şu ki günümüzde çoğu insan, bir “delete” tuşuyla silinebilen ilişkilere alışmış durumdayken, anlattığım bu hikâyelerdeki derinliği kendi hayatlarında nasıl bulabileceklerini öğrenmeyi bekliyorlar.
Kolay iş değil anlayacağınız.

İletişim:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

KIRK YILLIK PLATONİK BİR AŞK HİKAYESİDoç. Dr. Şafak NakajimaJaponya’da çalışıyordum. Seksenli yıllardı… henüz ne interne...
18/12/2025

KIRK YILLIK PLATONİK BİR AŞK HİKAYESİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Japonya’da çalışıyordum. Seksenli yıllardı… henüz ne internet vardı ne de Türk kanallarını izleyebileceğim uydu yayınları. Türkiye’yle tek bağım; babamın haftada bir toplayıp rulo yaparak gönderdiği gazetelerdi. O gazeteler de bana ancak bir ay sonra ulaşırdı. Paketi açtığımda içimi çocukça bir sevinç kaplar, çalışma masama gömülür, sanki memleket kokusuymuş gibi o gazetelerin kokusunu içime çekerdim.

Yan masalarda oturan Japon arkadaşlarım, Türk gazetelerinin renkliliğine şaşırırdı. Bazı haberlerin görsellerini merak eder, ne yazdığını sorar, tercüme etmemi isterlerdi. O gazeteler, bulunduğumuz ortamı bir günlüğüne de olsa şenlendirirdi.

Bir de walkmanimdeki kasetlerim vardı. Gençler bugün walkman nedir bilmeyebilir. Walkman, kasetle çalışan, avuç içine sığan küçük bir müzik çalardı. Kulaklık takılır, kaset ileri geri sarılır, sevilen şarkı yakalanmaya çalışılırdı. Şarkı bittiğinde kaset çevrilirdi. Pil biterse müzik de susardı.

O gazeteler, o kasetler… Beni vatana taşıyan birer köprüydü.

Kasetlerimin içinde en sevdiklerimin başında Musa Eroğlu, Arif Sağ ve Yavuz Top’un Muhabbet Serisi gelirdi. Elbette hepsini severdim ama Musa Eroğlu’nun yeri ayrıydı. Onu çoğu kişi Mihriban bestesiyle tanır ama Musa Eroğlu, Karacaoğlan’ın ve daha birçok ozanın şiirlerini besteleyerek Türk halk müziğine çok büyük katkılar sunmuş eşsiz bir devlet sanatçısıdır. Sesiyle, tavrıyla, duruşuyla bu toprakların hafızasında özel bir yere sahiptir.

Biliyorsunuz, insan bazen bir sanatçıya platonik bir aşkla bağlanır. Benimki de öyle bir şeydi.

Yıllar sonra Facebook’ta yazmaya başladığımda, kızı Figen Eroğlu’nun yakın bir takipçim olduğunu öğrendim. Yazışmalarımız sırasında, Japonya’da babasının bana nasıl yoldaşlık ettiğini ve kırk yıllık platonik aşkımı anlattığımda, aramızda tatlı bir çekişme yaşandı. Musa Eroğlu’nun kimin aşkı olduğu meselesini sonunda aramızda paylaşarak çözmeye karar verdik.

Sevgili Figen Hanım’ı bir süredir sayfamda görmüyordum. Meğer artık sosyal medya kullanmıyormuş ama yazılarımı X üzerinden takip ediyormuş. Dün ofisimi arayıp hatır sormuş ve görüşmek istediğini söylemiş. Babası da yanında olacakmış. Üstelik o da benimle görüşmekten çok mutlu olurmuş.

Hastaya ilaç sorulur mu?

Bugün aradık. Hem Figen Hanım’la hem de Türkiye’nin en değerli sanatçılarından Musa Eroğlu ile görüntülü konuştuk. Onun yüzüne karşı da kırk yıllık aşkımı ilan ettim. Ne mutlu ki sağlığı yerinde. Değerli eşini kaybettikten sonra kızı Figen Hanım'la birlikte yazları Mersin Mut’ta, kışları Ankara’da yaşadıklarını anlattılar.

Dilerim uzun yıllar sağlıkla, dinginlikle yaşar. Üretmeyi sürdürür. Hem kızının hem benim yarım elmamız olmaya devam eder.

Teşekkürler sevgili Musa Eroğlu…
Sesinizle vatanı bana taşıdığınız,
hasreti ezgiye dönüştürüp gurbette üşümüş ruhumu ısıttığınız,
bizi biz yapan türkülere kattığınız her şey için…

Var olun.🍀🙏💖

DENİZDE OLANLAR VE SAHİLDE DURANLARDoç. Dr. Şafak Nakajima“Gece karanlık;dalgalar ürkütüyor,girdap korkunç,ne bilir hâli...
18/12/2025

DENİZDE OLANLAR VE SAHİLDE DURANLAR

Doç. Dr. Şafak Nakajima

“Gece karanlık;
dalgalar ürkütüyor,
girdap korkunç,
ne bilir hâlimizi sahilde olanlar.”

Hafız-ı Şirazi’nin çok sevdiğim bu beyti, bana göre varoluşsal boşluğu anlatmada Norveçli ressam Edvard Munch’un içsel acıyı, yalnızlığı ve kaygıyı konu alan 1893 tarihli Çığlık tablosu kadar güçlüdür. Hatta kimi zaman ondan daha sarsıcıdır.

Çığlık’ta bir yüz görürüz. Dehşeti dışarıdan izleriz. Hafız’da ise bir yüz yoktur. İnsanın kendi içinden yükselen bir ses vardır. Bu ses bağırmaz. Asıl ürkütücü olan da budur.

Gece, yön duygusunun kaybolduğu andır. İnsan nereye gittiğini bilmez. Dalgalar, iç dünyada kabaran duyguları çağrıştırır; bastırılamayan, durdurulamayan hâlleri. Girdap ise anlamın çözülmeye başladığı noktadır. Tutunulan şeyler birer birer kayar. Ne düşünceler, ne inançlar, ne ilişkiler bu çözülmeye karşı koyabilir.

Sonra o satır gelir:
“Ne bilir hâlimizi sahilde olanlar.”

İnsan, hayatın tam ortasındadır ama hayatın kıyısında duranlarla arasında görünmez bir mesafe vardır. Sahilde olanlar düzeni görür, ritmi hisseder, gündeliği yaşar. Denizin içindeki ise hayatta kalmaya çalışır. Yaşanan bütünüyle farklıdır.

Varoluşsal boşluk, insanın yaşamında bir amaç, değer ya da anlam bulamadığı anda ortaya çıkan içsel bir boşluk ve sıkıntı hâlidir. Kişi, kendisini evren içinde nereye yerleştireceğini bilemez. “Niçin varım?” sorusu ortada kalır. Bu hâl, insanın yaşadıklarının başkaları tarafından anlaşılamadığı duygusuyla derinleşir. Anlatmak ister ama kelimeler yetmez. Anlattığında da karşılık bulamaz. Bu yüzden susar. Bu suskunluk huzurdan doğmaz; sözcüklerin yetersizliğinden doğar.

Hafız’ın beytinde dramatik bir anlatım; acıyı parlatma ya da yüceltme çabası yoktur. Sadece yalın bir tespit vardır: Aynı dünyada yaşayıp bambaşka yerlerde duran insanlar.

Siz neredesiniz?

İletişim:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

KOMŞU GÜRÜLTÜSÜ: BİR ALGI VE AHLAK MESELESİDoç. Dr. Şafak NakajimaKomşu gürültüsü denince çoğu insanın aklına yüksek ses...
17/12/2025

KOMŞU GÜRÜLTÜSÜ: BİR ALGI VE AHLAK MESELESİ

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Komşu gürültüsü denince çoğu insanın aklına yüksek sesle açılmış bir televizyon, sabaha kadar süren müzik ya da bitmeyen ayak sesleri gelir. Oysa bu mesele, teknik bir “ses” probleminden çok daha fazlasıdır. Komşu gürültüsü, birlikte yaşama becerimizin, sınır algımızın ve başkasının varlığını gerçekten fark edip etmediğimizin açık bir göstergesidir.

Başkasının yaşam alanına izinsiz giren her davranış gürültüdür. Asıl mesele desibel değil, zihniyettir.

Türkiye’de komşu gürültüsünün bu denli yaygın olmasının arkasında tarihsel ve kültürel alışkanlıklar bulunur. Sınırları belirsiz, iç içe geçmiş hayatların sürdüğü köy ve mahalle kültürü, bir yandan dayanışmayı beslerken öte yandan kişisel alan fikrinin gelişmesini geciktirmiştir. Kimin nerede başlayıp nerede bittiği netleşmediği için bu sınır belirsizliği zamanla olağan kabul edilmiş, köyden kente göçle birlikte yaşam alanlarının paylaşıldığı kentlere de taşınmıştır.

Bir diğer önemli nokta, bizde gürültünün çoğu zaman “yaşamak” ile eş tutulmasıdır. Sessizlik tuhaf karşılanır. Yüksek sesle konuşmak, evi dolduran kalabalık ve hareket canlılık göstergesi sayılır. Oysa olgun bir toplumsal yapı, sessizliği yaşamın doğal bir parçası ve temel bir insan hakkı olarak kabul eder. Sessizliğe tahammül edemeyen bir toplumda insanlar birbirine daha hoyrat, daha saygısız ve daha küstah davranır; bu da gerilimle beslenen, eğitimsizliği ve başarısızlığı normalleştiren bir toplumsal iklime işaret eder.

Birey düzeyinde tablo daha da netleşir. Sessizliğe tahammül edemeyen kişi, çoğu zaman kendi iç dünyasıyla bağ kuramamış kişidir. Nefes almadan konuşmak, tartışmak, her konuda söz almak ya da en küçük fikir ayrılığını kavgaya dönüştürmek çoğu zaman düşünsel bir canlılıktan değil, içsel bir boşluktan beslenir. Sessizlik olduğunda kişi kendisiyle baş başa kalır ve karşılaştığı bu boşluktan rahatsız olur.

Durmadan konuşan, her ortamda sesini yükselten, gerilimle var olmaya çalışan insanlara dikkatle bakıldığında ortak bir zemin görürüz. Bu insanların düzenli bir okuma alışkanlığı yoktur. Kitap, insanı kendi içine davet eder ve sessizlik gerektirir. Gerçek hobileri yoktur. Bireysel gelişimleri için emek vermezler. Kendini tanımak, sınırlarını görmek, duygularını düzenlemek zahmetlidir. Gürültü ise zahmetsizdir.

Bu noktada gürültü, bir alışkanlıktan çok bir savunma biçimine, hatta var olmanın kanıtına dönüşür. Konuşmadığında silineceğini, tartışmadığında görünmez olacağını düşünen bir zihin için gürültü kaçınılmazdır. İçeride inşa edilememiş benlik, dışarıda sesle ayakta kalmaya çalışılır.

Gürültünün farkında olmamak çoğu zaman aile terbiyesi, görgü ve farkındalık eksikliğinden kaynaklanır. Kişi gerçekten rahatsızlık verdiğini düşünmez. Ancak uyarıldığı hâlde devam eden gürültü başka bir duruma işaret eder. Orada yalnızca görgü eksikliği yoktur; açık bir sınır ihlali vardır. Bu durum empati yoksunluğuyla ve zaman zaman güç algısıyla ilişkilidir. “Ben buradayım ve böyleyim” deme ihtiyacıdır bu. Başkasının rahatsızlığı önemsenmez. Çünkü başkası zihinde tam anlamıyla ayrı bir özne olarak yer almaz; bu noktada mesele artık yalnızca görgü değil, doğrudan ahlak meselesidir.

Sorumsuzca sürdürülen gürültü, utanma duygusunun yeterince gelişmemiş olmasıyla da bağlantılıdır. Utanma burada aşağılayıcı bir duygu değildir; toplumsal ayar mekanizmasıdır. İnsan, başkasına istemeden de olsa zarar verdiğini fark ettiğinde durabilmelidir. Bu durabilme hâli, olgunluğun en temel göstergelerinden biridir.

Komşu gürültüsünü bu nedenle yalnızca apartman yönetmelikleriyle çözülebilecek bir mesele olarak göremeyiz. Bu, doğrudan gelişkin bir birey olma ve “Benim özgürlüğüm nerede biter, başkasınınki nerede başlar?” sorusunu gerçekten sorabilme meselesidir. Bu soru sorulmadıkça ses azalmaz. Çünkü sorun ses değildir; sorun, başkasını hesaba katmadan sorumsuzca yaşama alışkanlığıdır.

Bir toplumda gürültü azaldığında orada medeniyet görürüz. İnsanlar birbirini duymayı öğrenmiştir. Yalnızca kulaklarıyla değil, zihnen ve ahlaken de. İnsan ilişkilerinde saygı vardır. İçi dolu olanın dışı duyarlı ve sakindir. Atalarımızın dediği gibi: Boş teneke çok ses çıkarır.

Bilgi ve iletişim:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

BENLİĞİN DENGESİ: AİT OLMAK VE AYRIŞMAKDoç. Dr. Şafak NakajimaHafta sonunda Benlik Değeri Atölyemizi gerçekleştirdik. Ya...
15/12/2025

BENLİĞİN DENGESİ: AİT OLMAK VE AYRIŞMAK

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Hafta sonunda Benlik Değeri Atölyemizi gerçekleştirdik. Yaşamın farklı alanlarından gelen katılımcılarla birlikte benliğimizi psikolojik, sosyolojik ve felsefi boyutlarıyla ele aldık. Kendimizi tanımanın, özdeğer ve özgüven geliştirmenin yolların öğrendik. Öyküler, içten paylaşımlar ve yoğun bilgiyle dolu bu buluşma, katılımcılar kadar beni de dönüştürdü.

Atölyede paylaştığım “kafesteki kuş” hikâyesinin her bir katılımcıda yarattığı farklı etkiler ve bu etkileri dile getirirken sergiledikleri yaratıcılık son derece ilham vericiydi ve her zaman olduğu gibi bilgiyi anlayışa dönüştüren çok önemli bir unsurdu. Bu nedenle grup dinamiğini, öğrenme ve değişim süreçlerinde her zaman çok değerli bulurum.

Atölye süreci bana sosyal psikolog Marilynn B. Brewer’ın Optimal Ayrımlaşma yaklaşımını yeniden düşündürdü. Bu yaklaşıma göre bizler, ait olma ve ayrışma arasında sürekli bir denge arayışı içindeyiz. Kendimizi belirli bir grubun parçası olarak görmek isterken, aynı zamanda o grubun içinde tanımlanabilir bir özgünlük de talep ederiz. Çoğu zaman bu denge, farklı doğalarımız gereği bilincinde olmasak bile kaçınılmaz biçimde ortaya çıkar.

Denge arayışı gündelik pratiklerimizde açıkça görünür. Örneğin pek çoğumuz popüler bir telefonu tercih ederek geniş bir tüketici grubuyla sembolik bir aidiyet kurarız. Ancak telefon kılıfının rengini değiştirerek ya da küçük bir aksesuar ekleyerek kendimize özgü bir kimlik işareti oluştururuz. Böylece grubun sunduğu aidiyeti kabul ederken, aynı zamanda farklılaşma ihtiyacımızı da karşılamış oluruz.

Benzer şekilde kahve siparişinde yaptığımız kişisel tercihler de aynı dinamiğin bir yansımasıdır. Standart bir içecek seçip ardından küçük bir ekleme yapmak, hem ortak bir tüketim kalıbına uyduğumuzu hem de bu kalıp içinde kendimize özgü bir seçimi sürdürdüğümüzü gösterir.

Çalışma ortamında iş arkadaşlarımızla çalışırken, masamızdaki kişisel eşyalar aracılığıyla kendimize ait bir kimlik alanı yaratırız. Bu küçük semboller, hem ekip bütünlüğü içinde yer alma hem de kişisel kimliğimizi koruma gereksinimimizi aynı anda temsil eder.

Denge arayışı, grup öğrenmesi süreçlerinde de belirleyici bir rol oynar. Grup içinde öğrenme, bireyin yalnızca ortak bilgiye dahil olmasıyla değil, bu ortak alan içinde kendi özgün anlamlarını üretebilmesiyle derinleşir. Ait olma duygusu, bireyin gruba güvenle katılmasını sağlarken; ayrışma ihtiyacı, paylaşılan deneyimlerin kişisel farkındalıklara dönüşmesine imkân tanır. Bu nedenle grup öğrenmesi, benzerliğin güven verdiği, farklılığın ise öğrenmeyi zenginleştirdiği bir denge üzerinde gelişir.

Bilgi ve iletişim:
🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

HİÇBİR ŞEY SİYAH BEYAZ DEĞİLDİRDoç. Dr. Şafak NakajimaDinlediğim bir ses sanatçısı değildi. Ancak Güllü’nün acı ölümünü ...
13/12/2025

HİÇBİR ŞEY SİYAH BEYAZ DEĞİLDİR

Doç. Dr. Şafak Nakajima

Dinlediğim bir ses sanatçısı değildi. Ancak Güllü’nün acı ölümünü anlamaya çalışmak ve olan bitene üzülmek için bu zaten gerekmiyor. Şimdi kızı katil zanlısı olarak tutuklu. Kızının para için annesinin ölümüne neden olduğu söyleniyor. Görünürdeki neden bu. İnsanların, görünmeyeni anlamaya çalışmak yerine linç etmeye yönelmesi beklenen ama yine de fena bir refleks; çünkü hayatta her şey göründüğünden daha karmaşıktır ve hiçbir şey siyah beyaz değildir.

Toplumu sarsan bu tür olaylar genellikle tek bir nedene indirgenerek açıklanır: para, madde bağımlılığı, “kötülük” ya da “ahlaksızlık”. Olayı kızın adına atfedilen bir “lanetle” açıklamaya çalışanlar bile var. Oysa özellikle aile içi şiddet ve cinayet vakalarına bakarken tek bir motivasyonla yetinmek yanıltıcıdır. Bu tür olaylar çoğu zaman, yıllar içinde oluşmuş sağlıksız bir ilişki yapısının dramatik bir çöküşü olarak karşımıza çıkar.

Bazı anne çocuk ilişkilerinde bağ, sağlıklı sınırların ötesine geçer. Anne, çocuk için yalnızca sevilen bir ebeveyn değil, zamanla kimliğin merkezi hâline gelir. Böyle bir ilişkide çocuk annesini ayrı bir birey olarak algılayamaz; anne, çocuğun benliğinin bir uzantısı gibi hissedilir.

Anne figürü Güllü gibi güçlü ve görünür biriyse, anne çocuk için yalnızca sevilen bir ebeveyn olmaktan çıkar. Ünlü ebeveynler çoğu zaman kamusal alana ait figürlerdir; zamanları, ilgileri ve varlıkları yalnızca aileye değil, geniş bir kitleye dağılmıştır. Çocuk için bu durum, anne ya da babanın tam anlamıyla kendisine ait olmadığı duygusunu doğurabilir. Bu duygu bazı çocuklarda kıskançlık, aşırı sahiplenme ya da terk edilme korkusuna dönüşebilir. Her çocuk bu durumu aynı şekilde tolere edemez; bazıları için bu, derin bir güvensizlik kaynağı hâline gelir.

Ünlü ailelerde özel hayat ile kamusal alan arasındaki sınırlar da sıklıkla belirsizleşir. Ev, aile ilişkileri ve hatta çocukluk anıları bile istemeden görünür hâle gelebilir. Nitekim yıllar önce Güllü’nün maruz kaldığı erkek şiddetini biliyoruz. Bu durum çocuğun mahremiyet duygusunu zedeler ve sınırlarım yok hissini besler. Çocuk kendini duygusal olarak korunaksız ve sürekli göz önünde hissedebilir.

Bazı durumlarda çocuk, ebeveyninin duygusal yükünü taşımaya başlar. Ünlü ebeveynin yaşadığı baskıyı, yorgunluğu ya da kırılganlığı fark eden çocuk, bilinçsizce onu koruma rolünü üstlenebilir. Bu, çocuğun yaşına uygun olmayan bir sorumluluktur ve ilerleyen yıllarda suçluluk, bastırılmış öfke ve kimlik sorunları olarak geri dönebilir.

Ünlülük çoğu zaman yoğun bir tempo, düzensiz bir yaşam ve uzun ayrılıklar anlamına gelir. Fiziksel olarak pek çok imkâna sahip olan bir çocuk, duygusal olarak yeterince görülmediğini ya da anlaşılmadığını hissedebilir. Bu da her şeyim var ama kimsem yok duygusuna ve derin bir içsel yalnızlığa yol açabilir. Duygusal ihmal her zaman açık ve görünür değildir; çoğu zaman sessiz ve derin bir eksiklik olarak yaşanır.

Bir videoya denk geldim. Güllü’nün, evden uzak kaldığı uzun süren bir programın çekimlerinden çıktığında, küçücük kızın annesinin göğsüne güven ve mutlulukla başını dayadığı bir sahne vardı. İzlerken çok duygulandım. Kim bilir o an tam olarak neler hissediyordu? Görselde o anlardan bir kesit yer alıyor.

Eğer anne aynı zamanda baskıcı ve kontrolcü ise ki tanıyanlar böyle olduğunu söylüyor; çocuk için anne, birey olmanın önünde bir engel gibi algılanabilir. Dışarıdan bakıldığında çok bağlı, kopamayan ya da fedakâr gibi görünen bu ilişki, içeride boğucu ve yutucu bir yapıya dönüşebilir. Arkadaşları, kızının açıklarını kapatan bir anne olduğunu vurguluyor.

Bu tür vakalarda anne figürünün bilinçli olarak zarar verici olması gerekmez. Anne çoğu zaman çocuğunu korumaya çalışan, sınır koymakta zorlanan ya da duygusal olarak fazlasıyla iç içe geçmiş bir konumda olabilir. Bu bir suç değildir; ancak sağlıksız bağın sürmesine istemeden zemin hazırlayabilir. Burada mesele tek tek bireylerden çok, ilişkinin kendisindeki bozulmadır.

Eğer çocukta kişilik gelişimi sağlıksızsa, empati kurma becerisi zayıfsa ve dürtü kontrolü sorunluysa, bu bağ çok daha tehlikeli bir hâl alır. Böyle bir yapıda kişi, karşısındaki insanı hatta annesini bile tam anlamıyla bir özne olarak değil, sahip olunan bir nesne gibi algılayabilir. Anne istenilen şekilde var olduğunda idealize edilir; sınır koyduğunda ya da kontrol dışına çıktığında ise bir tehdit olarak görülmeye başlanabilir. Bu durumda annenin sınır koyması, bağımsızlaşması ya da kontrol edilemez hâle gelmesi, çocuk tarafından sıradan bir çatışma olarak değil, varlığına yönelik bir tehdit olarak algılanabilir.

Madde kullanımı bastırılmış öfkeyi açığa çıkarır, gerçeklik algısını bozar ve kişinin kendini frenleme kapasitesini zayıflatır. Böylece uzun süredir iç dünyada biriken çatışmalar bir anda davranışa dönüşebilir. Bu nedenle dışarıdan bakıldığında olay ani gibi görünse de çoğu zaman uzun süredir devam eden bir sürecin kırılma anıdır. Burada tablo, tüm bu olgulara işaret ediyor.

Güllü’nün kişiliği, kızına hamilelik süreci, çocuklarının babasıyla yaşadıkları, özel hayatı, kızının kişilik yapılanması ya da olası bozuklukları, çocukluk çağı fiziksel travmaları ya da geçirdiği hastalıklar, aile dinamikleri, alkol ve madde kullanımı gibi pek çok başka faktör de elbette vardır ve bunların büyük bir kısmını tam olarak bilmiyoruz. Bu nedenle yaşananları yalnızca para, madde ya da ahlaki çöküş gibi başlıklarla açıklamak yetersizdir. Bu büyük olasılıkla, sahip olma isteğinin, ayrışamamanın, kontrol kaybının, patolojik bağlanmanın ve yaşam koşullarınınki istikrarsızlıkların dramatik bir sonucudur. Dışarıdan güçlü ve kopmaz görünen bazı bağlar, eğer sınırlar yoksa ve bireyler ayrı ayrı var olamıyorsa, en kırılgan ve en tehlikeli ilişkiler hâline gelebilir.

Platon’un şu sözünü hiç aklımdan çıkarmamaya çalışırım:
"Nazik olun; çünkü karşılaştığınız herkes, farkında olmadığınız zorluklarla boğuşuyor."

🌐 www.safaknakajima.com
☎️ 0552 223 98 97

Address

Esentepe, Yıldız Posta Caddesi No:13/A D:14 Şişli
Tesvikiye
34394

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Doç. Dr. Şafak Nakajima posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Share

Share on Facebook Share on Twitter Share on LinkedIn
Share on Pinterest Share on Reddit Share via Email
Share on WhatsApp Share on Instagram Share on Telegram

Category